Ne yazık ki biz anormali çok kolay normalleştirebilen bir toplumuz!

12 Eylül darbecileri tarafından Türkiye’de inşa edilen sistemde bir siyasi partide bir kez Genel Başkan olanın ölene kadar Genel Başkan olarak kalması normalleşmiş anormal bir durumdur.

Anormalin normalleşmesi yüzünden de 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde uyarıları dinlemeyip adaylığını dayatan ama sonuçta hezimete uğrayan ve tüm muhalif kesimde çok büyük bir hayal kırıklığı yaratan Kılıçdaroğlu’nun bu olayın peşi sıra düzenlenen kurultayda kaybetmesinden daha doğal bir şey olmadığı halde bu sanki çok anormal bir gelişmeymiş, dışarıdan haksız hukuksuz bazı müdahaleler olmadığı müddetçe gerçekleşmesi mümkün değilmiş gibi yorumlayanlar tabiri caizse öküz altında buzağı arayanlar var.

Samimi taraftarları da bu yorumlar yüzünden Kılıçdaroğlu ihanete uğradı zannına kapılabiliyor...

Oysa dedektifler, savcılar ve hakimler herhangi bir olayı incelerken öncelikle olan bitenin hayatın olağan akışına uygun olup olmadığına bakar, bu şekilde ip ucu arar ve gerçeğe ulaşmaya çalışırlar.

Bakınız hayatın olağan akışına göre; 13 yıl boyunca onca hezimete uğramış, adeta kaybetmeyi alışkanlık haline getirmiş ve herkes kazanabilecek adaylar var ama sen kazanamazsın diye uyardığı halde kimseyi dinlemeyip ittifak içinde kavga çıkarmak pahasına kendi adaylığını dayatarak kaybetmiş Kılıçdaroğlu’nun kurultayda delegenin desteğini kaybetmesi son derecede normaldir.

Bu noktada anormal olan ve şaibeli bir durum var kuşkusu yaratacak gelişme aslında delegenin Kılıçdaroğlu’nu desteklemeye devam edip, yeniden Genel Başkan olarak seçmesi olurdu.

Böyle bir durum hasıl olsaydı “bu delege ne için ya da ne karşılığında bu kadar başarısız birini tekrar tekrar genel başkan olarak seçiyor?” diye sormamız gerekmez miydi?.

Oysa 2023 kurultayında delege hayatın olağan akışına uygun olarak başarısız olanları göndermiş başarılı olacağını, partiyi ileri götüreceğini düşündüğü insanları göreve getirmiştir bundan daha doğal ne olabilir ki?

Üstelik delegenin seçenekleri arasında İstanbul’da iktidarı üç defa eze eze yenmiş, hiç seçim kaybetmemiş, başarısını kanıtlamış ve adeta bir efsaneye dönüşmüş İmamoğlu ve İmamoğlu’nun desteklediği yenilikçi bir ekip varken Kılıçdaroğlu’nun kazanma şansı olabilir miydi?

Sonuçta Kılıçdaroğlu onca yetersizlik ve başarısızlığına rağmen koltuğa kazık çakacak, ölene kadar genel başkan olarak mı kalacaktı?

Delegenin böyle bir tercihi makul gerekçelere dayanan, meşru olan ve şaibe barındırmayan bu durum olur muydu?

Oysa asıl bu durumda bir şaibe aranması, bunca başarısızlığına rağmen Kılıçdaroğlu’nu destekleyen delegenin neden desteklediğinin sorgulanması gerekmez miydi?

Herhangi bir göreve aday olmak, seçilmek ya da kaybetmek demokrasilerin doğasında vardır, bu noktada kaybetmeyi hazmedemeyip “ihanete uğradım” diye sızlanmak kabul edilebilir mi?

Bakınız burada açık ve net söyleyeyim ortada ne Kılıçdaroğlu’na yapılan bir haksızlık ve nede bir ihanet vardır her şey hayatın olağan akışı ve demokratik teamüllere uygun olarak gelişmiş başarısız olan kaybedip başarılı olacağına inanılan kazanmıştır.

Zaten bu değişikliğin hemen sonrasında yapılan 2024 yerel seçimlerinde kazanılan olağanüstü başarı da delegenin bu tercihinde ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

Bu noktadan sonra ihanete uğradı bahanesine sığınarak Kılıçdaroğlu’nun iktidar ile işbirliğine girişip kayyum olarak Genel Başkanlık makamını gasp etmesini mazur göstermeye çalışmak ise asla ve kat’a kabul edilebilir bir davranış değildir.

Son söz olarak şunu da söylemek isterim malum bu aralar muhalefetten iktidar blokuna transfer olan bunun sonucunda da siyasi dengeleri değiştiren ya da belediyelerin el değiştirmesine yol açan kişiler var.

Şimdi size soruyorum bu transferler hayatın olağan akışına uygun mu?

Kurultayda şaibe arayanların bu transferlerde şaibe aramaması normal mi?