Enver Gökçe’nin kullandığı eşyalar ya da kullandığı varsayılan eşyalar asma katta.
Çerçevesi beşe beş çıtalardan yapılmış, üzeri muhtemelen tahta ile kapatılmış, bir köşesinin çivisi çıkmış sedirin üzerinde bir yatak. Yüzü çiçekli basmadan astarı beyaz kaputbezinden bir yorgan. Döşeğin üzerinden dışarı sarkmış beyaz çarşaf. Döşekle yorgan arasında çiçekli basma kılıflı bir yastık. Yatağın başına dayalı bir baston. Odanın ortasında bir direk, direkte asılı bir palto. Paslanmış teneke bir soba, sobanın üzerinde bir gazocağı. Duvarda asılı bir el çantası, tavanda bir lüks lambası. Yerde değişik renk ve desende halılar. Metal ayak üzerinde bir sini, sininin üzerinde Enver Gökçe’nin kullandığı varsayılan bakır ve emaye tabaklar, tabaklardan birinin içinde bir çatal, bir kaşık, içinde çay kaşığı olan, belli ki çay ve su içmek için iki amaçla kullandığı metal bir bardak, yanında seramikten bir su testisi…
Her bir eşyaya baktığımda yoksulluğun, sahipsizliğin ve çaresizliğin izi yüreğimi kamçılıyor, yüreğimin ritmi bozuluyor ve gözyaşlarım içime akıyordu. Gördüğüm bütün eşyalar tarihin derinliklerinden alınıp çıkarılmış ve müzeye konulmuş gibi. Hâlbuki Enver Gökçe daha dün yaşayıp aramızdan ayrılmıştı. Bu kadar eskimişlik peki nedendi?
Müzenin Enver Gökçe’ye ait bölümde Gökçe’ye ait çok sayıda kullandığı eşya vardı. Daktilosu, kitapları, fotoğrafları, sandalyesi, farklı desenlerde kullandığı el örgüsü halılar, gaz lambası, gazete haberlerinde yer aldığı gazete kupürleri, dostlarıyla fotoğrafları ve Yazarlar Sendikası’nın yaptırmış olduğu bir büst. Her bir eşyadan gözümü ayırmadan saatlerce baktım o günlere dair canlı bir şey çıkar mı diye geçti kaç kez aklımdan. O anda halıların arasından çıkacak bir küçük böcek bile benim aklımı karıştırmaya yeterdi ama biliyordum mümkün değildi…
Enver Gökçe müzesi girişteki odadaydı. Yan tarafındaki daha büyükçe bir oda, geçmişte kullanılmış tarım aletleri, el aletleri, silahlar, plaklar, radyolar, telefon, değirmen, daktilo, halı, kilim ve daha pek çok eşyadan oluşan köy müzesiydi.
Müzedeki işimiz bittiğinde köy konağına doğru yürümeye başladık. Köyü çevreleyen dağlar ve kayalıklar her yer taştan ibaret izlenimi veriyordu oysa insanlar taşların arasında kalan topraklarda bahçe ekmiş, bağ ve meyve dikmiş yaşamlarını sürdürüyorlardı. Dut ağaçlarının dallarının altına asılan bezler ve bahçe filesi hem kendiliğinden düşen dutların heder olmaması içindi hem de domuzların dutları yememesi içindi.
Köy konağına yaklaştığımızda odalardan dışarıya kadar taşan müzik sesi Ozan Aysel Çiçek ve kısacık zamanda oluşturduğu Çit Köyü Kadınlar Korosu’nun! Sesiydi. Çiçek, koroyu çoktan kurmuş, bir oda dolusu kadınla, Eğin türküleri ağırlıklı halk türkülerini seslendiriyorlardı.
Benim için bu kadar kısa zamanda koro kurması bir sürpriz değildi. Ozan Çiçek’in, her zaman her yerde halkla iç içe olmasının ve özgüveninin bir ürünüydü.
Köy Konağının geniş odasına geçtiğimizde Çit köylü kadınların hazırladığı ikramlıklar yan yana aralıksız konulmuş, üstleri örtülü masaların üzerinde yiyeceklerin, ayran ve değişik içeceklerin birbirine simetri dizilmesi adeta usta ressamın fırçasından fırlamış tabloyu andırıyordu. Hazırlanan ikramlıklar bir taraftan yenilip içilirken diğer taraftan da belediye başkanı, muhtar, günün anlam ve önemine dair konuşmalar yapıyordu. Şair ve yazar arkadaşlar Enver Gökçe ile anılarını paylaşıp, şiirlerini okudular. Belediye başkanı, Erdem Atmaca, başka programı olduğunu söyleyip izin isteyerek aramızdan ayrıldı.
Devamı haftaya…