1922 yılına kadar Eğin ismiyle bilinen ilçe, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’e bağlılıklarını bildirmek için gönderdikleri telgrafta 500 atlı ile Atatürk’ün yanında olacaklarını bildirmeleri üzerine Atatürk’ün; “Eğinliler, siz kemale ermiş insanlarsınız. Bu yüzden adımı size veriyorum” demesiyle Kemaliye adını almış.
Kemaliye’de arabadan indiğimde ilk izlenimim; her yanı kayalık yüksek dağlarla çevrili kentin, eteğinde akan, Miran Suyu ve Kadıgölü Suyu ile de güçlenen Karasu Nehri, doğal dokusuna dokunulmamış binalar, çeşmeler, sokaklar, sokak hayvanları ve güler yüzlü insanlarıyla adeta bir sahil kasabasını andırıyordu.
Gecenin karanlığı bitmiş, asfalt yolda hışırdayan lastik tekerleklerin sesi kesilmiş, güneş doğmuştu, tıpkı Kültür Kafe’de bizi karşılayan Ozan Aysel Çiçek’in, gazeteci arkadaşı Safiye Özşener’in ve mekân sahibi insanların gülen yüzleri gibi…
Duvarlara asılan, tabanlara serilen otantik eşyalar, Eğin manileri, fotoğraflar ve daha pek çok şey sizi tarihin bir başka kesitine götürüyordu. Böyle bir ortamda Kültür Kafe’de yapılan kahvaltıdan sonra, yapılması gereken iş, Çit Köyüne gitmek, Enver Gökçe’nin büstünü ait olduğu yere, Enver Gökçe’nin anılarına tanık olan topraklarda adına kurulan müzeye teslim etmekti, öyle de oldu. Tur rehberimiz Vahit Bey’in inisiyatifinde ve Enver Kaptanın aracın kaptan koltuğuna geçmesiyle Ozan Aysel Çiçek ve Gazeteci Safiye Özşener’i de aramıza alarak Çit Köyü’ne yolculuğumuz başladı. Yaklaşık kırk kilometre uzunluğundaki yol, Karasu Nehrini kuş bakışı izleyerek, seyri güzel, yaşaması zor dağların derelerin yamacından bizi Çit Köyü’ne götürdü.
Çit Köyüne vardığımızda, köy insanlarına dair, Enver Gökçe ile ilgili anılarda anlatılan “kaygılarımızın” ne kadar yersiz olduğunu, başta köy muhtarı Suat Bey olmak üzere karşılayan insanların gülen yüzlerinde ve nasıl yardımcı olacaklarına dair telaş içinde koşuşturmalarından anladık.
Köylülerin de yardımıyla, kaideyi ve büstü müzeye yerleştirdik. Yazarların ve şairlerin kendi kitaplarının yanı sıra Enver Gökçe’yi konu alan kitapların da müzedeki kütüphaneye yerleştirilmesinden sonra Enver Gökçe için konulan anı defterine dileyen arkadaşlar o güne ve Enver Gökçe’ye dair düşüncelerini yazdılar, köylülerle birlikte büstün çevresinde anı fotoğrafları çektirdik.
Müzenin asma katına ahşap merdivenlerle çıktığımda yüreğim ağzıma geldi. Sanki yorgan hareketlenecek altından Enver Gökçe’nin yorgun, bakımsızlıktan zayıf düşmüş bedeni hoş geldin çocuk, hoş geldiniz arkadaşlar diyecekti. Pijamasının içinde bir deri bir kemik kalmış bacaklarını tahta somyadan aşağı sallayıp, ayak yordamıyla terliklerini arayacak, ayaklarına eğreti bir şekilde terliklerini takacaktı. Sonra titreyerek başucuna dayalı bastonunu alacak, çevresine yorgun gözlerle baktıktan sonra ayağa kalkıp, rastgele birimizin yüzüne bakarak “Hangi rüzgâr attı sizi buraya, nereden geldiniz, neler getirdiniz bakalım?” diyecekti. Sonra, tahta merdivenleri yavaş yavaş bir arkadaşın refakatinde inecek, büste bakıp “Bu ben miyim?” diyecek, arası normalden açık olan benim dişlerime benzeyen üst ön dişlerini ortaya çıkararak gülümseyecek, hüzünlenecek, gözleri dolacak, belki de iç sesiyle: “Ben yaşarken neredeydiniz” diye serzenişte bulunacaktı.
Heyecan, hayâl ve olasılık…
Devamı haftaya…