İki gün boyunca hiç susmadan söyleyen, on sekiz kişilik koronun ve uğruna yollara düştüğümüz büyük usta Enver Gökçe’nin öyküsü demek yeterli miydi?

Şiir okuyan, anı anlatan, türkü söyleyen, dinleyen, alkışlayan zaman zaman yer değiştiren dostluk korosu Çit Köyü’ne yani Enver Gökçe’nin doğduğu ve müzesinin olduğu köye varmak için yanlarında Enver Gökçe’nin büstünü de alarak yollara düşmüşlerdi.

Birleşen ellerin ve söyleyen dillerin amacı aynıydı. Bin dokuz yüz seksen bir yılıydı. Eylül faşizminin devrimcileri, demokratları, şairleri, yazarları, sanatçıları hallaç pamuğu gibi attığı dönemlerdi. Hastalarımıza, yoldaşlarımıza ve cenazelerimize bile sahip çıkamadığımız yıllardı. Benim de “kaçak/aranır” olduğum o günlerde yaşama veda etti Şair Enver Gökçe. Yalnız günlerinde bir kısmımızın yanında olamadığımızdan bir kısmımızın da belki de yeteri kadara yanında olamadığımızdan dolayı, karınca kararınca vefa borcu ödemek içindi.

3B58Bb5B C639 456C 916D A11F76778629

Çit Köyü için yola çıkma düşüncesi, Enver Gökçe’nin yaşadığı toprak evi, adına açılan müzeyi ve birçok yerde sözü edilen “Gökçe’ye dirlik vermeyen” köylüleri görme düşüncesi adeta içimizde fırtına estiriyordu. Biraz endişe çokça umut taşıyan yüreğimiz, ilkokula yeni başlayan minik bir öğrencinin, avuç içleri terleyerek kalbinin attığı gibi küt küt atıyordu.

28 Haziran 2024 akşamı saat, 21.00’de İkinci meclisin önünden Şoför Enver Bey’in ve tur rehberimiz Vahit Bey’in rehberliğinde hareket ettiğimizde herkeste aynı heyecan ve mutluluk vardı.

Sağlık nedeniyle aramız katılamayan ancak uğurlamaya gelen, Ömer Özdal Bey’in, bana anlatmaya başladığı anısını Kızılay’da bekleyen arkadaşları daha fazla bekletmemek için, o anlatamadan ben de dinleyemeden vedalaşmak zorunda kaldık. Aramızdan zamansız ayrılan İbram Erdem’in, Zeynal Gül’ün ve Yalçın Duman’ın fikri öncülüğünde yapılan büstü, kaideyi ve kütüphaneye bırakılacak kitapları almak için yola çıktık. Avukat Zeynal Gül’ün ofisine vardığımızda tek yön olan Selanik Caddesinin sol kenarında bizi bekleyen büstü, kaideyi ve kitapları arabaya koyduktan sonra bekleyen arkadaşlar da arabaya bindiler, aracımızın ardında kuyruk oluşturan araç sahiplerinden özür diledikten sonra payitahtın yoğun trafiğinden sıyrılıp siteler kavşağından Samsun yoluna düştük.

Artık siyah ve sıcak asfaltın üzerinde çizili beyaz şeridi ve araçların farından dökülen yakamozları takip ederek kaptan Enver Bey’in inisiyatifine bırakmıştık kendimiz.

Biraz yol aldıktan sonra tur rehberimiz Vahit Bey’den başlayarak aramıza yeni katılan ve birbirini tanımayan arkadaşlara kendimizi tanıttık. Devamında Birhan Akarsu başta olmak üzere isteyen arkadaşlar diledikleri şairin şiirini okuyarak yolculuğumuza ses ve coşku kattılar.

Ne kadar “su uyur düşman uyumaz” denilse de dostlar da uyumadılar Kemaliye’ye varıncaya kadar.

Yolda verilen çay, çorba molaları ve yolculuk sırasında daha önce tanış olmayan dostların birbirini tanımalarına, sesin ve şiirin tılsımıyla bazen coşku, bazen heyecan yaşamalarına neden oldu.

Ne zaman uzun yola çıkmaya hazırlansam, “Erzurum dağları kar ile boran, aldı yüreğimi dert ile verem” türküsü dilime dolanırdı. Şimdi bambaşka bir ezgi saatlerdir dilimde çizik bir plakta iğnenin takılı kaldığı yer gibi kendi kendine tekrar ediyordu.

“Eğin dedikleri anam bir küçük şehir/Nine ben cahilem yandım çekemem kahır/Yediğim içtiğim anam ağuynan zehir/Ya ben ağlamayım yandım kimler ağlasın/Şu garip gönlümü yandım kimler eylesin”

Devamı haftaya…