HAYATIMIZ FOTOĞRAF
Fotoğrafın en tuhaf taraflarından biri şudur: Bir saniyenin çok küçük bir parçasını alır, onu bütün zamandan koparır ve saklar. Öncesinde ne olduğunu bilmezsiniz, sonrasında ne olacağını da söylemez. Elinizde yalnızca o küçücük aralık kalır.
Belki de bu yüzden fotoğraf, hayata düşündüğümüzden daha çok benziyor.
Çünkü hayatımıza giren her şeyin uzun bir hikâyesi olmuyor. Bazı şehirlerde yalnızca birkaç gün kalıyoruz. Bazı sokaklardan hayatımız boyunca yalnızca bir kez geçiyoruz. Bazı manzaraları bir daha hiç göremiyoruz. Ve bazı insanlarla geçirdiğimiz zaman da takvim üzerinde şaşırtıcı derecede kısa olabiliyor.
Ama insan zihni zamanı takvimle ölçmüyor.
Psikolojinin bize söylediği en ilginç şeylerden biri de bu aslında. Hafızamız yaşadıklarımızı sürelerine göre kaydetmiyor; bıraktıkları duygusal yoğunluğa göre saklıyor. Yıllarca hayatımızda bulunan birinin yüzünü zamanla bulanık hatırlayabilirken, yalnızca birkaç saat konuştuğumuz bir insanın söylediği tek bir cümleyi yıllar sonra bile hatırlayabiliyoruz.
Demek ki mesele ne kadar sürdüğü değil.
Mesele, içimizde nereye dokunduğu.
Fotoğrafta da böyledir.
Bazen günlerce uğraştığınız bir çekimden yüzlerce kareyle dönersiniz ama hiçbirine uzun uzun bakmazsınız. Bazen de hiç hesapta olmayan bir anda deklanşöre basarsınız ve ortaya çıkan tek bir kare yıllarca sizinle kalır.
Teknik olarak kusursuz bile olmayabilir.
Işığı biraz eksiktir.
Kadrajında gereksiz bir boşluk vardır.
Belki netliği bile tam istediğiniz yerde değildir.
Ama o fotoğrafta açıklayamadığınız bir şey vardır.
Çünkü bazı fotoğrafları gözümüzle değil, yaşadığımız anla değerlendiririz.
İnsan ilişkilerinde de sürekli aynı yanılgıya düşüyoruz. Bir şeyin değerli olabilmesi için mutlaka uzun sürmesi gerektiğine inanıyoruz. Devam etmeyen şeyleri yarım, yarım kalan şeyleri de başarısız kabul ediyoruz.
Oysa doğa böyle düşünmüyor.
Gün batımı birkaç dakika sürüyor diye değersiz değil.
Bir kuş kadrajımızdan birkaç saniye sonra çıkıyor diye onu görmemiş sayılmıyoruz.
Bir mevsim bittiğinde yaşanmamış olmuyor.
Belki insanın en büyük yanılgılarından biri, güzel olan her şeyi hayatında tutmak istemesi.
Çünkü sahip olmakla yaşamak arasında çok ince bir fark var.
Her güzel manzaraya ev yapamayız.
Her güzel ışığı durduramayız.
Her karşılaşmanın devamını yazamayız.
Fotoğrafçı bunu zamanla öğreniyor aslında. Deklanşöre bastığı anda, karşısındaki görüntünün birazdan değişeceğini biliyor. Işık başka yere düşecek, bulut hareket edecek, insan kalkıp gidecek, sokak kalabalıklaşacak...
Ve tam da bu yüzden fotoğrafını çekiyor.
Kaybolacağını bildiği için daha dikkatli bakıyor.
Belki hayatta da biraz böyle bakmamız gerekiyor.
Bir şeyin bitebileceğini bilmek, onun değerini azaltmıyor. Tam tersine, bazen varlığını daha görünür hâle getiriyor.
İnsan psikolojisinde buna yakın başka bir durum daha var: Bir sonun yaklaştığını bildiğimizde dikkatimizi daha fazla o ana vermeye başlıyoruz. Daha önce sıradan gelen ayrıntılar birden önem kazanıyor. Bir sesin tonu, küçük bir gülümseme, birlikte içilen bir kahve, yol boyunca edilen sıradan bir sohbet...
Çünkü zihin, kaybetme ihtimalini fark ettiği anda bakmayı öğreniyor.
Fotoğraf makinesi de biraz bunu yapıyor bize.
“Bak,” diyor.
“Çünkü birazdan burada olmayacak.”
Fakat burada başka bir mesele başlıyor.
Her hissettiğimiz şeyin karşılığını bulamayabiliriz.
Her baktığımız manzara bize bakmaz.
Her çektiğimiz fotoğraf da bizi anlatmaz.
İnsanın olgunlaşması belki biraz da burada başlıyor: Hissettiği şeyi inkâr etmeden, karşısındakinden aynı duyguyu talep etmemeyi öğrenmekte.
Bu kolay değil.
Çünkü insan zihni belirsizliği pek sevmez. Bir şeyin adını koymak, sonucunu bilmek, nereye gittiğini görmek isteriz. Oysa hayatın önemli bir bölümü cevapsız sorulardan oluşuyor.
Fotoğraf da cevabı olmayan bir sanat zaten.
Bir insanın yüzünü çekersiniz ama ne düşündüğünü bilemezsiniz.
Bir kapıyı fotoğraflarsınız, arkasında ne olduğunu görmezsiniz.
Bir yol çekersiniz, nereye vardığını kadraja koymazsınız.
Ve belki iyi fotoğrafın gücü tam olarak buradadır:
Her şeyi anlatmamasında.
İzleyene biraz boşluk bırakmasında.
Hayatta da her boşluğu doldurmak zorunda değiliz belki.
Her duygunun sonuna bir sonuç koymak, her karşılaşmaya bir isim vermek, her hikâyenin devamını yazmak gerekmiyor.
Bazen yalnızca yaşanmış olması yeterlidir.
Çünkü hayatımıza giren herkes bizimle aynı yere kadar yürümeyecek.
Kimisi yolun başında ayrılacak, kimisi yıllarca yanımızda kalacak, kimisi de hiç beklemediğimiz bir yerde karşımıza çıkıp çok kısa bir süre bizimle yürüyecek.
Ama yol arkadaşlığının değerini kilometre belirlemiyor.
Tıpkı bir fotoğrafın değerini enstantane süresinin belirlemediği gibi.
1/1000 saniyede çekilmiş bir fotoğrafın etkisi bazen bir ömür sürebiliyor.
Sanırım fotoğrafın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri bu:
Her şey kalmak zorunda değil.
Bazı şeylerin görevi yalnızca hayatımızdan geçmek olabilir.
Bir ışık gibi.
Bir yol gibi.
Bir insan gibi.
Ve geriye dönüp baktığımızda elimizde bazen yalnızca tek bir kare kalır.
Ama gariptir...
Bazı fotoğrafların devamı yoktur.
Yine de hikâyesi hiç bitmez.