Eskiden fotoğraf albümleri inceydi, hatıralar kalındı. Şimdi telefonlarımız binlerce fotoğrafla dolu ama bazen geçen ay nereye gittiğimizi bile hatırlamakta zorlanıyoruz. Sanki anılarımız çoğalmadı; sadece dosyalarımız arttı.

Bir gün batımını izlerken elimiz farkında olmadan cebimize gidiyor. Çocuk ilk adımını attığında, bir konser başladığında ya da uzun zamandır görmediğimiz bir dostumuza sarıldığımızda gözümüz önce telefon ekranını arıyor. Oysa hayat, ekrana sığdığı kadar değil; kalbimize dokunduğu kadar bizimdir.

Fotoğrafçı olarak yıllardır insanların en mutlu, en hüzünlü, en heyecanlı anlarına tanıklık ediyorum. Kimi zaman bir düğünde gözyaşını gizlemeye çalışan bir babayı, kimi zaman yıllar sonra birbirine kavuşmuş iki kardeşi, kimi zaman da sessizce ufka bakan yaşlı bir adamı izliyorum. Deklanşöre bastığım anda zamanın küçük bir parçasını kaydediyorum. Ama biliyorum ki o fotoğrafın asıl değeri, içinde görünen yüzlerde değil; o an yaşanan duygudadır.

Çünkü fotoğraf zamanı durdurmaz. Zaman zaten durmaz. Fotoğraf yalnızca onun geçtiğine sessizce şahitlik eder.

Belki de bu yüzden bazı insanlar binlerce fotoğrafa sahip oldukları hâlde geçmişlerini özlemle anlatırlar. Çünkü insan, çektiği kareleri değil; hissettiği duyguları hatırlar. Bir fotoğraf bizi çocukluğumuza götürebilir ama çocukluğun kokusunu, anne sesini ya da dedemizin avucundaki sıcaklığı geri getiremez. Bunları taşıyan şey hafıza değil, ruhtur.

Teknoloji bize büyük bir imkân sundu. Artık istediğimiz kadar fotoğraf çekebiliyor, saniyeler içinde dünyanın öbür ucuyla paylaşabiliyoruz. Bu güzel bir nimet. Fakat bazen kayıt altına alma telaşı, yaşamanın önüne geçiyor. Bir manzaraya bakmak yerine onu nasıl kadraja alacağımızı düşünüyoruz. Bir çocuğun kahkahasını dinlemek yerine videonun titreyip titremediğini kontrol ediyoruz.

Oysa bazı anlar vardır ki en güzel hâliyle yalnızca yaşanır. Ne filtresi vardır ne de paylaşılacak bir başlığı. Sadece kalbin sessiz bir köşesine yerleşir ve yıllar sonra hiç ummadığınız bir anda yeniden sizi bulur.

İyi bir fotoğraf çekmek elbette önemlidir. Ama iyi bir hayat yaşayabilmek ondan çok daha değerlidir. Çünkü güzel fotoğraflar, güzel yaşanmış anların gölgesinde doğar. Duygusu olmayan bir kare ne kadar kusursuz olursa olsun eksiktir. Aynı şekilde, fotoğrafı çekilmemiş bir an da eğer bütün benliğinizle yaşanmışsa hiçbir zaman kaybolmaz.

Belki de bu yüzden bazen makineyi ya da telefonu bir kenara bırakmak gerekir. Gökyüzüne çıplak gözle bakmak, yağmurun sesini kaydetmeden dinlemek, sevdiğimiz insanın yüzüne ekrandan değil gözlerinin içinden bakabilmek... Çünkü insanın hafızasında en derin izleri bırakan şey, piksel sayısı değil; hissedilen duygunun derinliğidir.

Hayatın her anını belgelemek zorunda değiliz. Bazı anlar, yalnızca bize ait kalsın diye vardır. Kimsenin beğenisine sunulmadan, hiçbir ekrana düşmeden, sessizce ruhumuzda yerini alsın diye...

Belki de yıllar sonra dönüp baktığımızda en çok hatırlayacağımız anlar, fotoğrafını çektiğimiz değil; çekmeyi unuttuğumuz kadar içinde yaşayabildiğimiz anlardır.