Bir yere yetişmek konusunda oldukça iyiyiz.
İşe yetişiyoruz, toplantıya yetişiyoruz, uçağa, otobüse, akşam yemeğine yetişiyoruz. Birinin yardımına, bir başkasının derdine, çocuğun okuluna, arkadaşın telefonuna yetişiyoruz.
Mesajlara cevap veriyor, işleri tamamlıyor, sorumlulukları yerine getiriyoruz.
Takvimlerimiz dolu, telefonlarımız sürekli bir şey hatırlatıyor.
Ama bütün bu telaşın içinde çok tuhaf bir şey oluyor:
Herkese yetişirken kendimize geç kalıyoruz.
Üstelik bunun farkına çoğu zaman hemen varmıyoruz. Çünkü insanın kendisine geç kalmasının alarmı yok. Telefon çalmıyor. Takvim bildirim göndermiyor. Kimse arayıp, “Mustafa, bugün kendinle randevun vardı, nerede kaldın?” demiyor.
Belki de bu yüzden en kolay ertelediğimiz kişi kendimiziz.
“Biraz işler hafiflesin…”
“Şu dönem bir geçsin…”
“Çocuklar büyüsün…”
“Şunu da halledeyim…”
“Önümüzdeki ay…”
“Seneye…”
Hayatımızın büyük bir bölümünü, hayatımızın başlayacağı günü bekleyerek geçiriyoruz.
Oysa hayat başlamıyor.
Çünkü zaten devam ediyor.
Fotoğraf çekerken bunu daha iyi anlıyor insan. Işık beklemez mesela. Birkaç dakika önce dağın üzerine düşen o güzel ışık, siz makinenizi hazırlayana kadar başka bir yere geçebilir.
Bir insanın yüzündeki ifade saniyeler içinde değişebilir. Sokaktan geçen bir çocuk, pencerenin önünde duran yaşlı adam, bulutların arasından çıkan güneş…
“Birazdan çekerim” dediğiniz bazı fotoğraflar, birazdan orada olmaz.
Hayatın da fotoğrafa benzeyen taraflarından biri bu.
Her şey tekrar edebilirmiş gibi davranıyoruz ama hiçbir şey tam olarak tekrar etmiyor.
Aynı yere yeniden gidebilirsiniz fakat aynı ışığı bulamazsınız. Aynı insanlarla yeniden oturabilirsiniz ama aynı sohbeti yaşayamazsınız. Aynı şarkıyı yeniden dinlersiniz fakat siz artık onu ilk dinleyen insan değilsinizdir.
Çünkü zaman yalnızca çevremizdekileri değiştirmiyor.
Bizi de değiştiriyor.
Belki mesele yaşlanmak da değil. İnsan kendisine yalnızca yıllarla geç kalmıyor. Bazen sürekli başkalarının beklentilerine göre yaşayarak, bazen herkesi memnun etmeye çalışarak, bazen “şimdi sırası değil” diyerek geç kalıyor.
En tehlikelisi de sürekli güçlü olmak zorunda hissetmek.
Çünkü güçlü görünen insanlara daha fazla yük bırakılıyor. Nasıl olsa halleder deniyor. Nasıl olsa çözüm bulur. Nasıl olsa toparlar.
Bir süre sonra o insan da buna inanıyor.
Herkesi taşıyabileceğini düşünüyor.
Sonra bir gün fark ediyor ki yıllardır taşıdığı insanların arasında kendisini bir yerde unutmuş.
İnsan kendisine geç kaldığını büyük olaylarda fark etmiyor zaten.
Daha küçük şeylerde anlıyor.
Eskiden sevdiği bir şeyi artık yapmadığını fark ettiğinde…
Uzun zamandır yalnız başına bir kahve içmediğinde…
Bir yere sadece canı istediği için gitmenin nasıl bir şey olduğunu unuttuğunda…
Bir sabah aynaya bakıp yüzündeki değişiklikten çok, gözlerindeki yorgunluğu gördüğünde…
Belki de kendimize ayırdığımız zamanı gereksiz bir lüks gibi görmeyi öğrendik.
Oysa insanın kendisiyle kalması bencillik değildir.
Kendi sesini duyabilmesi için bazen çevresindeki sesleri biraz azaltması gerekir.
Fotoğrafta da böyledir.
Kadrajın içine her şeyi almaya çalışırsanız çoğu zaman güçlü bir fotoğraf elde edemezsiniz. İyi bir fotoğraf, yalnızca neyi kadraja aldığınızla değil, neyi dışarıda bıraktığınızla da ilgilidir.
Hayatta ise bunu yapmakta zorlanıyoruz.
Her şeyi kadraja almaya çalışıyoruz.
Herkesi.
Her sorumluluğu.
Her beklentiyi.
Her daveti.
Her problemi.
Sonra kendi hayatımız için kadrajda yer kalmıyor.
Belki arada bir vizörden başımızı kaldırıp şu soruyu sormamız gerekiyor:
Ben bu fotoğrafın neresindeyim?
Çünkü başkalarının hayatında iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir arkadaş, iyi bir çalışan, iyi bir evlat olmak için uğraşırken kendi hayatımızda figüran hâline gelebiliyoruz.
Ve bunun farkına vardığımızda insanın aklına genellikle aynı cümle geliyor:
“Keşke daha önce…”
Keşke daha önce gitseydim.
Keşke daha önce başlasaydım.
Keşke daha çok vakit ayırsaydım.
Keşke bu kadar ertelemeseydim.
Ama hayatın en acımasız kelimelerinden biri belki de “keşke”. Çünkü geçmişi değiştirmez; yalnızca neyi kaçırdığımızı gösterir.
Bu yüzden insanın kendisine yetişmesi için hayatında büyük bir devrim yapmasına gerek yok.
Bazen sevdiği bir yere gitmesi yeter.
Uzun zamandır ertelediği bir şeyi yapması…
Telefonu bir kenara bırakıp sessizce oturması…
Bir sabah hiçbir yere yetişmeden kahvesini içmesi…
Ya da yıllardır başkalarına sorduğu o basit soruyu ilk kez kendisine sorması:
“Sen nasılsın?”
Belki güzel bir hayat, her şeye yetiştiğimiz hayat değildir.
Neye yetişmemiz gerektiğini bildiğimiz hayattır.
Çünkü kaçırdığımız bir otobüsün arkasından bir başkası gelir. Kaçırdığımız uçuşun yenisi bulunur. Ertelenen toplantının başka tarihi vardır.
Ama insanın kendi hayatının ikinci bir seferi yok.
Fotoğrafta kaçırdığımız ışık için bazen ertesi sabah aynı yere yeniden gideriz.
Hayatta ise her ışık yeniden doğmuyor.
Bu yüzden herkese yetişmeye çalışırken arada bir durup geriye bakmak gerekiyor.
Belki de uzun zamandır bizi bekleyen biri vardır.
Ve belki o kişi…
kendimizizdir.