Sevgili dostlar,
Bu hafta biraz hepimizin içinde büyüyen ama çoğu zaman adını koyamadığı bir duygudan bahsetmek istiyorum.
Kalabalıkların içindeki yalnızlıktan…
Belki de çağımızın en büyük problemi bu artık.
Hiç olmadığı kadar birbirimize bağlıyız ama bir o kadar uzağız birbirimize.
Aynı masada oturuyoruz ama başka dünyalara bakıyoruz.
Aynı evin içinde yaşıyoruz ama birbirimizin içini duyamıyoruz.
Sürekli konuşuyoruz ama gerçekten anlaşılmak gittikçe zorlaşıyor.
İnsan artık sessizlikte değil, gürültünün tam ortasında yalnızlaşıyor.
Geçen gün sokakta yürürken bunu yeniden hissettim.
Kalabalığın arasında yüzlerce insan vardı.
Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
Telefonlar çalıyor, insanlar konuşuyor, araç sesleri birbirine karışıyordu.
Ama bütün o hareketin içinde tarif edilmesi zor bir boşluk vardı.
Bir an durup insanlara baktım.
Birçoğunun yüzünde aynı ifade vardı.
Yorgunluk…
Ama bu bildiğimiz türden bir yorgunluk değildi.
Sanki uzun zamandır gerçekten dinlenememiş gibiydiler.
Sanki herkes güçlü görünmeye çalışıyor ama içten içe biraz eksiliyordu.
Fotoğraf çekerken bunu çok hissediyorum ben.
Çünkü bazen insanın söylemediği şeyi gözleri anlatıyor.
Makine yalnızca yüzü değil, insanın taşıdığı sessizliği de kaydediyor.
Bir portre çekiyorsunuz mesela…
Karşınızdaki insan gülümsüyor.
Poz veriyor.
Her şey normal görünüyor.
Ama deklanşöre bastığınız o küçücük anda gözlerinin içinde başka bir şey görüyorsunuz.
Yıllardır taşınan bir kırgınlık…
Dinlenemeyen bir ruh…
Geç kalınmış bir hayat hissi…
İşte fotoğrafın en sarsıcı tarafı burada başlıyor.
İnsan saklamaya çalıştığı şeyi bazen bir bakışla ele veriyor.
Sanırım modern çağ insanı en çok kendine uzak düştüğü için yoruluyor.
Çünkü sürekli bir şeylere yetişiyoruz.
Mesajlara…
Toplantılara…
Bildirimlere…
İnsanlara…
Hayatlara…
Ama kendimize yetişemiyoruz.
Bir kafede otururken etrafa bakın mesela.
Aynı masada oturan insanların çoğu artık birbirinin gözlerine değil, telefon ekranlarına bakıyor.
Bir çocuk heyecanla annesine bir şey anlatıyor ama annenin eli telefonda.
İki arkadaş yan yana oturuyor ama aralarında gerçek bir temas hissedilmiyor.
Bir çift birlikte vakit geçiriyor ama ruhları başka yerlerde dolaşıyor.
Teknoloji bizi birbirimize bağladı belki…
Ama ruhlarımız arasındaki mesafeyi de büyüttü.
Eskiden insanlar yalnız kaldığında canı sıkılırdı.
Şimdi insanlar kendiyle baş başa kalmaktan korkuyor.
Çünkü insan sessizlikte kendini duymaya başlıyor.
Ve çoğumuz uzun zamandır içimizde ne olup bittiğini bilmiyoruz.
Gerçekten mutlu muyuz?
Yoksa sadece oyalanıyor muyuz?
Gerçekten yaşıyor muyuz?
Yoksa sadece günleri tamamlıyor muyuz?
İnsan bazen bunu gece anlıyor.
Kalabalık dağıldığında…
Telefon sustuğunda…
Ev sessizleştiğinde…
İçinde büyüyen boşluk daha görünür oluyor.
Belki de bu yüzden birçok insan sürekli meşgul.
Çünkü durduğu anda kendi iç sesiyle karşılaşacağını biliyor.
Oysa insanın bazen en çok ihtiyacı olan şey yavaşlamak.
Biraz durmak.
Kendine dönmek.
Bir gökyüzüne uzun uzun bakmak…
Sessizce yürümek…
Gerçek bir sohbet etmek…
İçten gelen bir “nasılsın?” sorusu duymak…
Artık bunlar bile lüks gibi geliyor insana.
Düşünüyorum da…
Belki de günümüz insanı bilgi çağında değil, dikkat dağınıklığı çağında yaşıyor.
Hiçbir şeye tam bakamıyoruz artık.
Bir insanı gerçekten dinleyemiyoruz.
Bir manzarayı uzun süre izleyemiyoruz.
Bir acının içinde kalamıyoruz.
Bir mutluluğu bile tam hissedemiyoruz.
Her şey çok hızlı.
Ve hız arttıkça insanın ruhu geride kalıyor.
Ben bunu özellikle sokak fotoğrafçılığında çok hissediyorum.
Bazen öyle bir kareyle karşılaşıyorum ki, sanki bütün çağın ruh hâli tek bir yüzde toplanmış oluyor.
Yağmur altında yürüyen yaşlı bir adam…
Metro camındaki yansımasına boş gözlerle bakan genç biri…
Kalabalığın ortasında durmuş ama aslında hiçbir yere ait hissetmeyen bir insan…
Bazı fotoğraflar bu yüzden güçlüdür işte.
Çünkü teknik olarak mükemmel oldukları için değil…
İnsanın içindeki kırılmış yere dokundukları için.
Bir fotoğraf bazen bir cümleden daha fazla şey anlatır.
Çünkü insan kelimelerle saklanabilir ama bakışlarla kolay kolay saklanamaz.
Bazı insanların omuzlarında yılların sessizliği oluyor.
Bazıları çok konuşuyor ama içinde ev hissi yok.
Bazıları herkese yetişiyor ama kendine hiç uğramıyor.
Ve en kötüsü şu:
İnsan bir süre sonra gerçekten ne hissettiğini de unutuyor.
Mutlu mu?
Yorgun mu?
Kırgın mı?
Boş mu?
Bilmiyor.
Çünkü sürekli akan bir hayatın içinde insan kendi sesini duyamaz hâle geliyor.
Bence sanatın en güçlü tarafı da tam burada başlıyor zaten.
Bir şarkı…
Bir şiir…
Bir film…
Ya da bir fotoğraf…
İnsanın söyleyemediği şeyi onun yerine anlatıyor.
Belki de bu yüzden bazı karelerin karşısında uzun süre sessiz kalıyoruz.
Çünkü o fotoğrafta başkasını değil, kendimizi görüyoruz.
Bir sokak lambasının altında tek başına yürüyen adamda kendi yorgunluğumuzu…
Cam kenarında dalıp giden bir yüzde kendi eksikliğimizi…
Sisli bir sokakta kaybolan siluette kendi iç sessizliğimizi görüyoruz.
Fotoğraf bu yüzden sadece görüntü değildir.
Bir insanın içine düşen sessizliğin izidir bazen.
Söylenemeyen cümlelerin gölgesidir.
İçimizde büyüyen ama kimseye anlatamadığımız duyguların kaydıdır.
Ve belki de insanı en çok yalnızlaştıran şey,
yanında kimsenin olmaması değildir.
Kalabalıkların içinde,
yavaş yavaş kendine yabancılaşmasıdır.