İnsan bir anda kaybolmaz.

Bir sabah uyanıp ansızın başka birine dönüşmez.

Bu daha sessiz, daha yavaş ilerleyen bir şeydir.

Önce bazı hisler eksilir içinden. Sonra heyecanlar. Sonra aynaya bakarken kurduğu bağ zayıflar. Ve gün gelir, kendi hayatının içinde yürüyen bir yabancıya dönüşür.

En tuhafı da şudur; çoğu insan bunu fark etmez bile.

Çünkü modern dünya insana sürekli hareket etmeyi öğretiyor ama durup kendisine bakmayı öğretmiyor. Herkes yetişmeye çalışıyor. Bir yerlere, bir şeylere, insanlara, hayallere, borçlara, sorumluluklara… Fakat insan bazen o kadar çok dışarıya doğru koşuyor ki, içeride bıraktığı kişiyi unutuyor.

Bence insan kendini en çok, uzun süre sustuğunda kaybediyor.

İçinden geçenleri söylemediğinde…

Canı yandığında “iyiyim” dediğinde…

Yorulduğu halde güçlü görünmeye çalıştığında…

Kırıldığı halde gülümsediğinde…

Çünkü insan bazen başkalarını kaybetmemek için kendinden vazgeçiyor. İşte en büyük kayboluş da burada başlıyor.

Fotoğraf çekerken bunu çok görüyorum. Özellikle portrelerde… İnsan yüzü hiçbir zaman tamamen yalan söyleyemiyor.

Gözler, insanın içinde saklamaya çalıştığı şeyleri bir yerde ele veriyor. Bazen çok şık giyinmiş birinin bakışlarında tarifsiz bir yorgunluk görüyorum. Bazen herkesin “çok mutlu” dediği bir fotoğrafın içinde büyük bir yalnızlık dolaşıyor. Çünkü insanın ruhu, kendisini bir şekilde dışarı sızdırıyor.

Aslında mesele yalnızca mutsuz olmak değil. İnsan bazen başarılıyken de kendini kaybedebilir. Herkes onu alkışlarken, hayatı yolundaymış gibi görünürken de içten içe boşalabilir. Çünkü insanı ayakta tutan şey sadece başarı değildir.

Anlamdır. Aidiyettir. Gerçek bağlardır.

Bugün birçok insanın problemi yorgunluk değil aslında.

Kendisine uzak düşmek.

Sabah uyanıyorlar, çalışıyorlar, bir şeyler paylaşıyorlar, gülümsüyorlar, konuşuyorlar… Ama bütün bunların içinde gerçekten ne hissettiklerini bilmiyorlar. Çünkü artık hissetmeye vakit kalmadı. Sürekli bir şey izliyoruz, bir şey tüketiyoruz, bir yere yetişiyoruz. Sessizlik bile rahatsız ediyor insanı. Halbuki insan bazen en çok sessiz kaldığında kendisini duyar.

Belki de bu yüzden bazı insanlar doğaya kaçıyor. Uzun yürüyüşler yapmak istiyor. Gece tek başına araba kullanıyor. Deniz kenarında durup hiçbir şey düşünmeden uzaklara bakıyor. Çünkü ruh biraz yalnızlık istediğinde, insan bunu “kaçma isteği” sanıyor. Oysa mesele kaçmak değil. Yeniden kendine yaklaşmak.

Fotoğrafın benim için en önemli taraflarından biri de bu zaten. Fotoğraf sadece gördüğümüz şeyi kaydetmez. Bazen bizim bile fark etmediğimiz iç dünyamızı gösterir. Çektiğimiz kareler aslında ruh hâlimizin izlerini taşır. Sürekli karanlık sokaklar çeken biriyle, sürekli boş alanlar çeken biri arasında görünmeyen bir hikâye vardır. İnsan bazen farkında olmadan kendisini çeker.

Ve sanırım insan kendini en çok, artık hiçbir şeye gerçek anlamda dokunamadığında kaybediyor.

Bir çocuğun başını okşarken gerçekten orada değilse…

Bir dostunu dinlerken zihni başka yerdeyse…

Sevdiği insanın gözlerine bakarken bile içinde bir boşluk hissediyorsa…

İşte o zaman insan yavaş yavaş kendi içinden düşmeye başlıyor.

Bazı kayboluşlar çok gürültülüdür. Herkes fark eder. Ama bazı kayboluşlar sessizdir. İnsan işe gider, konuşur, güler, hatta fotoğraf bile çeker… Ama içinde yaşayan kişi artık eskisi değildir.

Belki de bu çağın en büyük problemi tam olarak bu:

Herkes görünür hâle geldi ama kimse gerçekten kendisi olarak yaşamıyor.

Çünkü artık insanlar mutlu olmaktan çok, mutlu görünmeye çalışıyor. Sevmekten çok, seviliyormuş gibi görünmeye…

Yaşamaktan çok, hayatını sergilemeye uğraşıyor. Böyle olunca da insanın ruhu yoruluyor. Sürekli oynanan bir karakterin içinde gerçek benlik nefessiz kalıyor.

Bazen düşünüyorum…

İnsan kendini tamamen kaybeder mi gerçekten?

Sanmıyorum.

İnsanın içinde mutlaka kalan küçük bir parça vardır. Yorulmuş, üzeri örtülmüş, susturulmuş olsa bile tamamen yok olmaz.

Bazen bir şarkıda çıkar karşına. Bazen eski bir fotoğrafta. Bazen çocukluğunu hatırlatan bir kokuda. Ve bir anda uzun zamandır unuttuğun o kişi yeniden gözlerinin içine bakar.

Belki mesele kendini hiç kaybetmemek değildir.

Kaybettiğini fark ettiğinde geri dönebilmektir.

Çünkü insanın dünyadaki en zor yolculuğu, bir şehirden başka bir şehre gitmek değildir.

İnsan bazen en uzun yolu, kendisine ulaşmak için yürür.