Bazen gözünün gördüğüne güvenemediğin anlar olur. Her şey yerli yerindedir aslında; sokaklar aynı sokak, insanlar aynı insanlar, ışık aynı yerden düşer yüzlere. Ama bir şey eksiktir… ya da fazla. İçinde hafif bir kayma hissi. Sanki dünya, olması gerektiği yerden birkaç milim oynamış gibi.
O an sorarsın kendine: Ben gerçekten burada mıyım?
Gördüğün şeyin gerçekliğini sorgulamak, aslında kendini sorgulamaya başladığın yerdir. Çünkü göz dediğimiz şey yalnızca ışığı toplar. Anlamı veren, o görüntüyü yorumlayan zihindir. Ve zihin… sandığımız kadar masum değildir. Geçmişin tortusunu, korkularını, özlemlerini, eksik kalmış yanlarını her gördüğünün üzerine ince bir filtre gibi serer.
Bir fotoğraf düşün. Aynı kareye bakan iki insan, bambaşka şeyler görür. Biri huzur der, diğeri yalnızlık. Biri geçmişini hatırlar, diğeri hiç yaşamadığı bir geleceği. Oysa fotoğraf aynıdır. Değişen tek şey, bakanın iç dünyasıdır.
Belki de gerçeklik dediğimiz şey tam olarak burada kırılıyor.
Dışarıda olanla, içeride olan hiçbir zaman tam olarak örtüşmüyor. Gözünle baktığın dünya ile içinde kurduğun dünya arasında her zaman küçük bir mesafe var. Ve insan, çoğu zaman o mesafede yaşıyor. Ne tamamen dışarıda, ne tamamen içeride…
Arada.
Yürüdüğünü sanıyorsun. Adım atıyorsun, yön seçiyorsun, karar veriyorsun. Ama sonra bir an geliyor, durup düşünüyorsun: Bu gerçekten benim kararım mıydı?
Seçim dediğimiz şey ne kadar bize ait?
Belki çocukluğundan beri sana öğretilenler… belki korkuların… belki kabul görmek için şekillendirdiğin o görünmez kimlik… Hepsi, fark etmeden seni bir yöne doğru itiyor. Sen de o yönde yürüyorsun ve adına “ben seçtim” diyorsun.
Ama gerçekten sen mi seçtin?
İşte bu soru, insanın içini en çok sarsan sorulardan biri.
Çünkü eğer seçimlerimiz bile bize ait değilse, o zaman biz neyiz?
Bir fotoğrafçı olarak en çok bu sorunun içinde dolaşıyorum. Kadrajı kurarken sadece dışarıyı görmüyorum. İçimde ne varsa, o da kadraja sızıyor. Bazen bir yüzü çekerken aslında kendi kırgınlığımı yakalıyorum. Bazen bir sokağın sessizliği, içimdeki boşluğu anlatıyor. Bazen de hiç fark etmeden, kendimi çekiyorum.
Fotoğraf bu yüzden sadece bir kayıt aracı değil.
Fotoğraf, insanın kendine tuttuğu aynadır.
Ama o ayna da kusursuz değildir. Çünkü neyi kadraja alıp neyi dışarıda bıraktığın, tamamen senin hikâyendir. Ve o hikâye… her zaman gerçeğin tamamı değildir.
Belki de bu yüzden bazen yaşadığını hissediyorsun ama bir yandan da sanki biri seni yazıyormuş gibi geliyor. Bir sahnenin içindesin ama o sahnenin sahibi değilsin. Bir hikâyede ilerliyorsun ama kalemi tutan el sana ait değilmiş gibi…
Bu his yabancı değil.
Birçok insanın içinden sessizce geçen ama dile getirmeye cesaret edemediği bir duygu bu. Çünkü kabul etmek zor: Kontrol sandığımız kadar bizde olmayabilir.
Ama belki mesele kontrol değildir.
Belki mesele farkındalıktır.
Gerçekliği mutlak bir şey olarak görmek yerine, onu bir yorum olarak kabul etmek… İşte o zaman her şey değişmeye başlar. Çünkü o zaman anlarsın ki gördüğün dünya ile hissettiğin dünya iki ayrı katmandır. Ve sen, o iki katmanın arasında anlam üretmeye çalışan bir varlıksın.
Fotoğraf da tam burada devreye girer.
Fotoğraf, “gerçek” dediğimiz şeyi dondurmaz. Onu yeniden kurar. Bir anı alır, içinden geçirir, sadeleştirir, bazen eksiltir, bazen abartır… ve sana geri verir. Ama o geri verilen şey, artık çıplak gerçek değildir. Senin gördüğün, hissettiğin ve anlamlandırdığın bir gerçekliktir.
Belki de bu yüzden bazı fotoğraflar bize “gerçek” gelmez ama “sahici” gelir.
Çünkü gerçeklik, dışarıda olanla ilgiliyken; sahicilik, içeride olanla ilgilidir.
Ve insan… çoğu zaman gerçeği değil, sahici olanı arar.
Belki de mesele şu:
Gerçeklik dediğimiz şey, tek bir doğruya sahip değildir. Her insanın içinde, kendine ait bir gerçeklik vardır. Ve o gerçeklik, yaşadıklarından çok, yaşadıklarını nasıl anlamlandırdığıyla şekillenir.
Senin gördüğün dünya ile benim gördüğüm dünya aynı değil.
Aynı sokakta yürüsek bile, farklı hayatlardan geçiyoruz.
Aynı fotoğrafa baksak bile, başka duygular hissediyoruz.
O yüzden belki de en doğru soru şu değildir:
“Gerçek olan hangisi?”
Asıl soru şudur:
“Ben hangi hikâyeye inanıyorum?”
Çünkü insan, en çok inandığı hikâyenin içinde yaşar.
Ve belki de hayat… gördüğümüz değil, inandığımız kadardır.