Ağaç yaşken eğilir derler. Ama çoğu zaman gözden kaçar. Eğilen sadece ağaç değildir; zamanla bir toplumun yönü de eğilir. Bu değişim bir anda olmaz. Sessizce olur, yavaşça olur. Damlaya damlaya göl olur. Bugün bir reklamla başlar, yarın bir alışkanlığa dönüşür, ertesi gün bir bakış açısı gibi yerleşir. Ve sonra bir bakarsın ki gerçek ile kurgu yer değiştirmiş; insan gördüğünü değil, gösterileni gerçek sanmaya başlamıştır.
Görünen köy kılavuz istemez. Aslında her şey ortadadır ama mesele artık görmek değil, fark edebilmektir. Çünkü bu çağın dili açıktan konuşmaz; ima eder, hissettirir, alıştırır. Hiç kimse çıkıp “şöyle yaşa” demez. Bunun yerine hikayeler kurulur, duygular işlenir, kelimelerin içi usul usul yeniden doldurulur. Ve en çok da en güçlü kelimeler hedef alınır.
Bir gün gelir, “anne” dediğin şey bir bağ olmaktan çıkar, bir tanıma indirgenir. Oysa anne dediğin; gecenin en derin yerinde uykusunu bölüp nefes dinleyen, kendi hayatından vazgeçip başka bir hayatı büyüten görünmez bir emektir. Aile dediğin ise sadece bireylerin toplamı değildir. Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Aile, birbirine yaslanan insanların kurduğu sessiz bir dayanaktır. Ama modern zamanın ince aklı bunu bilir ve tam da buradan başlar. İnsanı yalnızlaştırır. Çünkü yalnızlaştırılan birey, en kolay yönlendirilen bireydir.
Sonra çifte standart devreye girer. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür misali, bir yerde kutsanan değerler başka bir yerde yeniden tanımlanır. Bu bir tesadüf değildir. Ne ekersen onu biçersin. Eğer bir toplumun anlam dünyasını yavaş yavaş değiştirirsen, bir süre sonra o toplum kendi değerlerine yabancılaşır.
İnsan, kendine yabancılaştığını fark etmez; çünkü ona artık ‘yabancı’ olduğu söylenmez. Her şeyin fazlası zarar deriz ama burada mesele fazlalık değil, yer değiştirmedir. Yerine konulan şeyler çoğu zaman daha masum, daha sıcak, daha kabul edilebilir görünür. Ama tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü kötülük çoğu zaman bağırarak gelmez, kötülük bazen sıradanlaşır. Ve sıradanlaşan her şey, sorgulanmadan kabul edilir.
Bugün değerler pazara düşmüş durumda, dokunulan her şey bir metaya dönüşür. Artık sadece eşyalar değil, duygular da alınıp satılabilir hale gelmiştir. Sevgi bir stratejiye, aidiyet bir kampanyaya dönüşür. Bal tutan parmağını yalar; elbette kazananlar olur. Ama kaybedilen şey, çoğu zaman sessizdir, sessiz kayıplar en derin yaraları açar.
Çünkü mesele artık sadece ekonomi değildir. Mesele, anlamın kendisidir, modern dünyada ilişkiler bile tüketim nesnesine dönüşmüştür. İlişkiler tüketiliyorsa, aile zayıflar. Aile zayıflarsa, toplum çözülür. Bu çözülme gürültülü olmaz; bir sessizlik gibi yayılır hayatın içine. Kimse bunu bir tehdit olarak görmez. Çünkü her şey iyi niyet ambalajıyla sunulur, iktidar en çok görünmediği yerde güçlüdür. Görünmeyen şeyle mücadele etmek zordur. Çünkü insan, fark etmediği şeye karşı direnç geliştiremez.
Değerler bir anda yıkılmaz, yavaş yavaş aşındırılır; ancak biz izin verdiğimiz sürece bu erozyon devam eder. İşleyen demir ışıldar; bir toplum kendi anlamını üretmekten vazgeçerse, başkasının vitrine koyduğu yapay anlamlarla yaşamaya mahkum olur.
Annelik gibi, aile gibi binlerce yıllık birikimleri bir "reklam enstrümanına" kurban etmemek, bir tercih değil; insan kalabilmenin son sınırıdır. Bazı şeyler yasaklanarak değil, anlamsızlaştırılarak yok edilir demiştik. O halde çözüm; anlamı yeniden inşa etmekte, kelimelerimizin içini kendi gerçeğimizle doldurmaktadır. Vitrindeki makyajlı niyetleri elinin tersiyle iten, köküne ve toprağına sahip çıkan bir irade, her türlü "toplum mühendisliğini" boşa çıkaracaktır.
SONSÖZ
Kaybettiğimiz şeyin ne olduğunu hatırlamak için önce ona sahip olduğumuzu unutmamamız gerekir.
Anlamın son kalesi biziz.