“Zafer, ‘Zafer benimdir’ diyebilenindir.”
Mustafa Kemal Atatürk

Toprağın altında sadece karanlık yoktur; orada, yeryüzünün o bitmek bilmeyen gürültüsünden uzak, ağır ve katı bir suskunluk birikir. Bu suskunluk yalnızca ışığın yokluğu değil; ertelenmiş adaletin, duyulmayan çığlıkların ve görmezden gelinen emeğin on yıllar boyu birikmiş tortusudur. Bugün, konforlu koltuklarımızda, parlayan ekranların karşısında otururken kaçımız o ışığın kaynağını düşünüyoruz? Kaçımız, bir madencinin yüzündeki o siyah izin sadece kömürün isi olmadığını fark edebiliyoruz? O karaltı; bir çocuğun yarım kalan okul hayali, bir annenin her akşam kapı eşiğine düşen o tedirgin gölgesi ve başkalarının hayatını aydınlatırken kendi ömrü yavaş yavaş sönen bir insanın sessiz feryadıdır.

Modern dünya bize hızı ve ışıltıyı kutsatırken, en temel gerçekleri yerin yüzlerce metre altına gömüyoruz. Bazı insanlar için yerin altına inmek bir “tercih” değil, bir “mecburiyetin” en çıplak halidir. Onlar oraya sadece çalışmaya değil, hayatta kalmaya inerler. Kazmanın her darbesi yalnızca sert kayaya ya da kömür damarına vurulmaz; yoksulluğa, “kader” diyerek üzerimize boca edilen o dilsizliğe ve adaletsizliğe karşı indirilen sessiz ama derinden bir itirazdır bu. “Emek olmadan yemek olmaz” diye beylik laflar ederiz ama ne hazindir ki bu ülkede ve bu dünyada en çok emeği verenin sofrası her zaman en sessiz, en mahzun olanıdır. Mesele bir geçim derdi olmaktan çıkar; insanın kendi varlığını, onurunu ve haysiyetini savunduğu devasa bir varoluş mücadelesine dönüşür. Çünkü biliyoruz ki açlık sadece mideyi kemirmekle kalmaz, bir toplumun adalet duygusunu da içten içe bitirir.

Madencilerin dili bizlerinkinden farklıdır. Onlar süslü cümlelerle, büyük teorilerle konuşmazlar. Onların dili ciğerlerine dolan o amansız tozdur; kelimeler yerine nefesleri titrer, nasırlı elleri ve feri sönmüş gözleri her şeyi anlatmaya yeter. O daracık, klostrofobik dehlizlerde insan ya korkusuna boyun eğer ya da o korkuyu her sabah bismillah diyerek ezip geçerek büyür. Zira gerçek cesaret, korkunun yokluğu değildir; zifiri karanlığın ortasında, dizleri titrerken bile o korkuya rağmen bir adım daha atabilme iradesidir. Korkaklık ise sadece tehlikeden kaçmak değildir; asıl korkaklık, yeryüzünde güneşin tadını çıkarırken yerin altındaki o adaletsizliği bildiği hâlde susmak, gördüğü hâlde başını çevirmek ve bu düzeni kanıksamaktır. Sustukça büyüyen o karanlık, bir gün hepimizi yutacak kadar genişler.

Bir madenci sabah evinden çıkarken sadece işe gitmez; omuzlarına bütün bir ailenin geleceğini yükler. Cebine ise yetmesi mucizelere bağlı olan o incecik umudu koyar. Belki geri dönememe ihtimalini, o maden ocağının bir gün ona mezar olma riskini her saniye ensesinde hisseder ama geri durmayı, vazgeçmeyi kendine yakıştıramaz. Yeryüzü bahar güneşinde yıkanırken, bazı hayatlar işte kimsenin bakmaya cesaret edemediği o zifiri boşlukta, rutubetli ve karanlık satırlarda yazılır. Başkaları sıcak evlerinde, klimalı ofislerinde huzurla oturabilsin diye o ışığı yukarı taşıyanların elleri, tam da bu yüzden hep üşür. Kendi elleri üşürken dünyayı ısıtmanın, başkaları aydınlığa çıksın diye karanlığı solumanın o ağır bedeli, yerin yüzlerce metre altında her gün yeniden, sessizce ödenir.

Şayet emek bu kadar derine gömülüyorsa, orada sadece kömür değil, aslında bizim toplumsal insanlığımız da kurtarılmayı bekliyordur. İnsan, en çok yüzleşmekten kaçtığı yerde kaybeder kendini. Bizler o karanlığa bakmaktan kaçtıkça, o derinliklerdeki acıyı “istatistik” sandıkça biraz daha eksiliyoruz. Bilinmelidir ki, alın teri toprağın altında haksızca kalmaya devam ettikçe o toprak bir gün mutlaka dile gelir. Toprak konuşmaya başladığında; susturulan her sesi, çalınan her ömrü, hakkı gasp edilen her işçiyi tek tek hatırlatır bize.

O hesap günü geldiğinde bir kez daha anlaşılacaktır. Dünyayı aydınlatan asıl güç, yüksek binaların tepesindeki projektörler değil; her gün ölmeyi göze alarak karanlığa inmeyi bilenlerin cesaretidir. Hayatın hafızası gaddardır ama adildir; oraya sadece kazananlar ya da çok bağıranlar değil, elleri üşüse de karanlığa rağmen yürümekten vazgeçmeyen o adsız kahramanlar yazılır. Işığı yukarı taşıyanların hakkını teslim etmediğimiz her gün, aslında kendi karanlığımızı biraz daha derinleştiriyoruz.

SONSÖZ
Bir toplumun vicdanı, en çok sustuklarında sınanır. Işık sadece yanmaz; taşınır. Ve o ışığın bedeli çoğu zaman karanlıkta kalan ellere yazılır.

Hatırlanmadıkça hiçbir aydınlık tamamlanmaz. Çünkü mesele ışığın kendisi değil, onu mümkün kılanların unutulmamasıdır.