İnsan, çocukluğunu biraz da masallarda bırakır. İyilerin mutlaka kazandığına, kötülüğün sonunda cezasını bulacağına, bir gün her şeyin düzeleceğine inanarak büyür. Belki de bu yüzden çocukluk, insanın en saf ve en kırılgan dönemidir. Çünkü hayatın gerçek yüzüyle henüz tanışmamıştır. Bizim oralarda, Gaziantep’in sıcak yaz gecelerinde, damda ninemizin dizine başımızı koyup yıldızları yorgan yapar, onun sesiyle “Bir varmış, bir yokmuş…” diye başlayan masallar dinlerdik. Masallar azdı; çoğu zaman aynı masalı defalarca dinlerdik. Ama yine de sonunu merak eder, her seferinde yeni hayaller kurar, bir gün dünyayı değiştirecek kahramanlar olacağımıza inanarak uykuya dalardık.

Sonra büyüdük. Hayat çıktı karşımıza; o masallar sessizce çekildi ve yerlerini gerçeğin sert, acımasız cümlelerine bıraktı. O gün anladık ki, insanın en güzel yalanı bazen çocukluğudur.

Ne var ki insan, büyüse de içinde o çocuğun bir parçasını taşımaya devam eder. Adalete inanmak ister, dostluğa güvenmek ister, emek verince karşılığını alacağını, doğru söyleyince değer göreceğini düşünmek ister. Fakat yaşadığımız dönem, ne yazık ki bu duyguların üzerine ağır bir sis gibi çökmüş durumda. Her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyor, biraz daha birbirimize yabancılaşıyoruz.

Bugün artık masalların yerini reklam cümleleri, sloganlar ve büyük vaatler aldı. Herkes umut satıyor ama kimse umudun yükünü taşımıyor. Herkes doğruluktan söz ediyor ama hakikati dile getirenler çoğu zaman yalnız bırakılıyor. Kalabalıklar içinde yaşıyoruz; ancak kimsenin kimseye gerçekten dokunmadığı, birbirinin acısını duymadığı, yüzlerce insanın yan yana yürüdüğü ama aynı yalnızlığı paylaştığı bir dönemin içindeyiz.

Şehirler büyüdü, binalar yükseldi, yollar genişledi. Teknoloji sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Fakat bütün bu gelişmişliğe rağmen, en temel insani değerleri kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Komşumuzu tanımıyoruz, dostlukları çıkarlarla ölçüyoruz, başarıyı makamla, itibarı alkış sayısıyla karıştırıyoruz. Oysa insanı insan yapan şey ne sahip olduklarıdır ne de başkalarının ona biçtiği değerdir; insanı insan yapan, vicdanını kaybetmeden yaşayabilmesidir.

Belki de dönemimizin en büyük trajedisi tam burada başlıyor. Çünkü artık kötülük yalnızca yapılan yanlışlarda değil, yanlışları olağan karşılamaya başlamamızda gizli. Bir haksızlık gördüğümüzde birkaç dakika konuşup sonra unutuyoruz. Bir yoksulluk hikâyesine üzülüyor, ardından kendi gündemimize dönüyoruz. Ekranlardan akan felaket görüntüleri bile birkaç saniye sonra yerini yeni bir habere bırakıyor. Acılar hızla tüketiliyor, duygular çabuk unutuluyor.

Ve bütün bunların ortasında insan, kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Gerçekten bu kadar mı değiştik? Yoksa bize anlatılan masalların büyüsü mü bozuldu?

Ben, asıl sorunun masalların bitmesi olmadığını düşünüyorum. Sorun, gerçeğin üzerini örten yeni masalların çoğalmasıdır. Süslü cümlelerle, parlak ekranlarla, büyük laflarla gerçeklerin üzeri örtülmeye çalışılıyor. Oysa hayatın değişmeyen bir kuralı vardır: Görmezden gelinen gerçekler yok olmaz; yalnızca büyür ve bir gün karşımıza daha ağır bedellerle çıkar.

Belki de bu yüzden, insan bazen “Bana masal anlatma!” deme ihtiyacı hisseder. Bu bir umutsuzluk çığlığı değildir. Aksine, gerçeğe duyulan özlemin ifadesidir. Çünkü hakiki umut, yalanlarla oyalanmakta değil; acıyı, eksiği ve yanlışı cesaretle kabul edip onları değiştirebilme iradesinde saklıdır. Bir toplum ancak kendi yaralarına bakabildiği ölçüde iyileşebilir.

Benim kuşağım, sokaklarında çocuk sesleri yankılanan mahalleleri de gördü; bugün insanların birbirine yabancılaştığı büyük şehirleri de…

Bir selamın, bir kapı önünde edilen sohbetin, bir dost meclisinin ne kadar kıymetli olduğunu bilenler için bugünün yalnızlığı daha ağır hissediliyor. Çünkü modern çağ, insana her şeyi sunduğunu iddia ederken, en çok da insanın kendisini elinden alıyor.

Bazen bir kaldırım kenarında sessizce tüten sigaraya takılıyor gözümüz. Bazen bir otobüs durağında dalgın dalgın bekleyen yaşlı bir adamı izliyoruz. Bazen bir pencerenin ardından dışarı bakan, ne düşündüğünü bilmediğimiz bir kadının yüzünde kendimizi görüyoruz. Herkesin içinde anlatamadığı bir hikâye, sustuğu bir kırgınlık, yarım kalmış bir cümle var sanki. Belki de bu yüzden artık kimse gerçek anlamda dinlemiyor; çünkü herkes kendi sessizliğinin içinde kaybolmuş durumda.

Oysa insan, yalnızca ekmekle, parayla ya da başarıyla yaşamıyor. İnsanın bir anlam arayışına, bir aidiyet duygusuna, samimiyete ve güvene de ihtiyacı var. Bütün bunlar kaybolduğunda, şehirler ne kadar aydınlık olursa olsun geceler karanlık kalıyor. Ve işte o zaman, çocukken dinlediğimiz masalların neden bu kadar güzel olduğunu anlıyoruz: Çünkü onlar bize, dünyanın aslında olması gerektiği hâlini anlatıyordu.

Belki de artık yeni masallara değil, yeni bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Kendimizle, toplumla ve zamanın ruhuyla dürüstçe hesaplaşmaya… Çünkü gerçeklerden kaçtıkça, onları değiştirme ihtimalimizi de kaybediyoruz. İyiliğin, vicdanın ve ahlakın yalnızca kitaplarda kalan kavramlar olmaması için önce onları gündelik hayatımızın içine yeniden davet etmemiz gerekiyor.

Bazen her şey yoluna girmek üzere diye düşünürken, bir kılçık gelir boğazına saplanır; ne yutabilirsin ne çıkarabilirsin…

İşte tam da bu yüzden “Bana masal anlatma!” derken umudu reddetmiyorum. Tam tersine, sahte umutları reddediyorum. İnsanı uyutan sözleri değil, onu uyandıran hakikati arıyorum. Çünkü biliyorum ki en karanlık geceler bile, gerçeğe gözlerini kapatmayan insanların varlığıyla aydınlanır.

Ve belki de bugün hepimizin ihtiyacı olan tek şey, kulağımıza hoş gelen yeni masallar değil; vicdanımıza dokunan birkaç dürüst cümledir.

Aşağıdaki 24.05.2022 tarihinde yazdığım şiir, tam da bu duyguların içinden doğdu. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan, gördükleri karşısında susmak istemeyen ve gerçeği bütün çıplaklığıyla dile getirmeye çalışan bir ruh hâlinin dizelere dönüşmüş hâlidir. (Kimliksiz Sokaklar).

Bana masal anlatma!

Bana masal anlatma,
ne düşlerim kaldı ne de avunacak bir gece.
Gökyüzü eskisi gibi değil,
yıldızlar eksik,
rüzgâr, sokak aralarında kaybolan
bir yabancı gibi dolanıyor.

Bana masal anlatma,
gerçekler çoktan uyandı içimde.
Geçmiş,
bir duvar gibi duruyor karşımda,
çatlaktan sızan ışık bile
çoktan solmuş bir güne ait.

Sesler var uzakta,
kimsenin dinlemediği eski bir şarkı gibi,
duvar diplerine sinmiş sözler,
yüzü olmayan kalabalıklar içinde
unutulmuş bir adım gibi titrek.

Bana masal anlatma,
zaman,
masalları çoktan unutturdu.
Kimse kahraman değil artık,
hiçbir şehir masum değil.
Bütün sokaklar aynı griye çalıyor,
ve her adım, sessizliğe karışıyor.

Bir sigara yanıyor kaldırımlarda,
bir gölge kayboluyor köşe başında,
bir kadın camdan bakıp iç çekiyor,
bir adam,
kendi adını unutmuş gibi yürüyor.

Bana masal anlatma,
çünkü masallar huzurludur,
oysa bu şehirde gece,
gölgeler kadar sessiz.
Gözler,
duvarlara kazınmış eski cümleler gibi,
birer birer siliniyor sabahın ışığında.

Uyanıyorum, ama sabah,
hiçbir yenilik getirmiyor bana.
Yine aynı yüzler, yine aynı riyakarlık,
yine aynı sokaklar, yine aynı eksiklik,
ve yine o eski suskunluk.

Bana masal anlatma!

24.05.2022-Fethi Akın