“Bir gün herkes bir diğeri ile hesaplaşacak.”

Kaçış yok. Ne arkasına saklandığımız o konforlu yalanlar, ne yüzümüze geçirdiğimiz o kusursuz modern maskeler ne de bizi birbirimize karşı körleştiren bu mekanik, hızlı ve hissiz düzen bizi kurtarmaya yetecek.

Er ya da geç, zamanın o adil ve şaşmaz terazisinde herkes bir diğeriyle; esirgediği vicdanla, hoyratça harcadığı samimiyetle, sırt çevirdiği acıyla ve sustuğu gerçeklerle göz göze gelecek. Bu, hayatın üzerine kurulduğu o yazılmamış, gizli, sarsılmaz ve kaçınılmaz varoluşsal yasadır.

Evren bir şekilde borçları kaydeder ve günü geldiğinde o büyük muhasebe masası mutlaka kurulur.

Geçtiğimiz günlerde, odamın sessizliğinde eski notlarımın, geride kalan yılların o ağır tortularının arasında dolaşırken, 2015 yılının bir mart gününde kaleme aldığım "Hesaplaşma" şiirim çıktı karşıma. Zamanın ne kadar hızlı aktığını düşünürken, satırlar beni tam on bir yıl öncesinin o keskin iklimine geri götürdü.

Şiiri aradan geçen uzun yılların, yaşanan kayıpların ve kazanılan olgunlukların ardından yeniden okurken fark ettim ki; o gün hayata karşı verdiğim o amansız meydan okuma, aslında bugün her birimizin sokakta yürürken, işe giderken ya da gece başımızı yastığa koyarken verdiği o sessiz, derinden gelen ve hiç bitmeyen mücadelenin ta kendisiymiş.

Bugünün modern insanı, hayatın önüne hoyratça döktüğü “Kimliksiz Sokaklardaki” taşlardan kendine bir yol yapmaya, ayakta kalmaya çalışırken o kadar hırpalanıyor ki... Durup hayatın, bir başkasının ve en acısı da kendisinin gözlerinin içine bakmaya derman bulamıyor. Kelimeleri saklıyor, kırgınlıkları erteliyor, "idare ediyoruz" diyerek üstünü kapatıyoruz her şeyin.

Ancak unutuyoruz: Biriken her sessizlik, gelecekte patlayacak olan o büyük yüzleşmenin fırtınasını besler.

Savaşın Galibi Kim?

Günümüz dünyası bize sürekli yapay mutluluklar, parıltılı başarı hikayeleri ve dijital ekranlardan taşan, filtrelenmiş kusursuz hayatlar pazarlıyor. Sosyal medya vitrinlerine baktığınızda herkes "galip", herkes muazzam bir dengede, herkes çok güçlü. Kimse ağlamıyor, kimse düşmüyor, kimse kırılmıyor o sahte dünyada.

Oysa gerçek hayat, ekranı kapattığımızda başlayan o çıplak gerçeklik; bir yanıyla kaybettiklerimizle yorgun düştüğümüz, diğer yanıyla inadına umut yeşerttiğimiz vahşi bir denge oyunu.

Asıl galibiyet, hayatın bizi her vuruşunda küle çevirmesine rağmen, her seherde o küllerden yeni bir nefes var edip ayağa kalkabilme iradesidir.

Güncel hayatla hesaplaşmak; düşmüş olmayı bir yenilgi değil, yeniden doğuşun asil bir sancısı olarak kabul etmektir. Kırılganlıklarımızı gizlemek, birer robot gibi sürekli üretmek ve tüketmek zorunda kaldığımız bu modern düzende, "kırıldım ama direndim" diyebilmek en büyük, en devrimci eylemdir.

Bugün insanlık olarak en büyük sınavı, metropollerin, kalabalıkların ve unvanların arkasında "saf ve tertemiz" kalabilmek konusunda veriyoruz. Çıkarların, hızın, dijitalleşmenin ruhumuzu parça parça ele geçirdiği bir zamandayız

Kimliksiz Sokakların labirentlerinde kalabalıklaştıkça insanlar birbirine karşı körleşiyor, yabancılaşıyor. Yanı başımızdaki insanın acısını görmeden, onun yüküne omuz vermeden, adeta "kimliksizleşerek" akıp gidiyoruz kalabalıkların içinde.

Fakat bu körlük sonsuza kadar sürmez. Birbirimizden esirgediğimiz adaletin, tebessümün, empatinin ve insanlığın faturası er ya da geç yine toplumsal olarak hepimize çıkıyor.

Bazen “görüp de görmezden gelenleri görmek” de sizi kamçılayacaktır; zira başardığınızın en güzel kanıtlarından birisidir bu.

İşte bu yüzden, o kaçınılmaz gün geldiğinde yapılacak olan hesaplaşma, sadece kaba bir öç alma ya da düşmanca bir hesap görme değildir. Bu, hayatın kendi kendini dengeleme, adaleti yeniden tesis etme biçimidir.

İnsan insana borçlandığı duyguların, harcadığı zamanın ve kırdığı kalbin hesabını vermeden bu dünyadan göçemez.

Her şeye rağmen, bu büyük toplumsal ve bireysel muhasebeden alnı ak çıkmanın, ruhu korumanın tek bir yolu var: Ne kadar hırpalanırsak hırpalanalım, içimizdeki o son insani kırıntıyı, o çocuksu saflığı ve vicdanı koruyabilmek. Yaralarımızla savaşmak yerine, onlarla el sıkışmayı öğrenmek.

Şiirimi bitirdiğim o sarsılmaz inanç ve dirençle, bugün bu köşeden hepinize, hepimize bir kez daha sesleniyorum:

Hayatla, dünyayla, kırdıklarınızla, sizi kıranlarla ve en çok da aynanın karşısına geçtiğinizde size bakan o "diğer" kendinizle hesaplaşmaktan korkmayın. Kaçmak sadece zaman kaybettirir. Yaralarınızı gizlemeyin, onları bir utanç vesikası gibi saklamayın; onlar sizin bu acımasız hayatta nerede direndiğinizin, hangi fırtınadan sağ çıktığınızın ve nereden filizlenip yeniden ayağa kalktığınızın asil coğrafyasıdır.

Gelin bugün bir anlığına şu deli hızı yavaşlatın. Durun, hayatın tam karşısına geçip gözlerinin içine bakın ve dünyaya şu güçlü, sarsılmaz cümleyi bırakın:

İnadına buradayım ve buradaki hesaplaşmam henüz bitmedi hayat!

Hesaplaşma!

Hesaplaşmaya geldim seninle,

Ey hayat,
Ey yüreğime yüklediğin yüklerin sahibi.


Kaç gecedir sustum,
Kaç baharı erteledim,
Ama bugün,
Döküyorum içimde biriken ne varsa.

Sordum kendime,
Kaç yarım kalan düş gömdüm toprağa?
Kaç sevdayı yarım bıraktın ellerimde?
İlk adımı atan ben miydim,
Yoksa ilk vazgeçen sen mi?

Hesaplaşmaya geldim,
Göz göze bir kez duralım diye.

Seni sevmek zordu hayat,
Taşlarını yol diye önüme döktün,
Gözyaşını yağmur diye yağdırdın üzerime.

Ama ben yürüdüm,
Kırıldım belki, ama direndim,
İşte geldim, Şimdi söyle;

bu savaşta kim galip?

Bir yanda, kaybettiklerimle yorgun düşmüşüm,
Öte yanda, inadına yeşeren umutlarım.


Her darbende büyüdüm biraz,
Her sancında yeniden doğdum.
Küle çevirdin beni defalarca,
Her seherde yeniden kalktım ayağa.

Hesaplaşmaya geldim seninle,
Düşman değilim,
Ama dost da diyemem artık.


Al bu yorgunluğumu,
Ve bırak yüreğimdeki o son kırıntıyı,
Bir bahar gibi açsın,
Bir çocuk gülüşü gibi, saf ve tertemiz.

Çünkü ben,
Her şeye rağmen,
Kendi yaralarımla barışan,
Kendi küllerinden yeniden doğan,
İnadına bir insanım.