Müzik, insanlık tarihinin en eski ve en güçlü ifade biçimlerinden biri. Ancak milyonların hayatına dokunan bu sanatın arkasındaki emekçiler, çoğu zaman görünmeyen sorunlarla mücadele ediyor. Güvencesiz çalışma koşulları, sosyal haklara erişimde yaşanan zorluklar, değişen üretim biçimleri ve yapay zekânın sektöre etkileri, bugün müzik dünyasının en önemli gündem başlıkları arasında yer alıyor.

Müzik-Sen Genel Başkanı Fatih Özakoğlu ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; müzik ve sahne emekçilerinin çalışma yaşamını, sendikal örgütlenmenin önündeki engelleri, hazırlıkları bitmek üzere olan Sanat Meslek Yasası çalışmalarını ve sanatın geleceğine ilişkin değerlendirmelerini bulacaksınız. Özakoğlu, sanat emekçilerinin hak ettikleri yaşam koşullarına kavuşabilmeleri için dayanışmanın ve ortak mücadelenin önemine dikkat çekiyor.

Müzik-Sen Genel Başkanı Fatih Özakoğlu kimdir? Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1974 yılında yaşamından müziğin hiç eksik olmadığı bir ailenin içine doğdum. Annem, beş dayım, anneannem ve annemin anne tarafından neredeyse bütün akrabaları bir şekilde müziğin içindeydiler; hâlâ da öyledir. Herkes ya bir enstrüman çalar ya da çok güzel şarkı söylerdi. Herhangi bir vesileyle aile toplantısı yapıldığında mutlaka ailecek meşk edilir, ailenin küçük üyeleri de müziğe teşvik edilir, müzikle büyütülürdü. Dayılarımdan ikisi bir dönem profesyonel olarak müzik yaptılar. Gittikleri düğünlere beni de götürürlerdi; tef çalıp alatura toplardım. Ancak müzik eğitimi almadım, Sosyal bilimlere ve felsefeye yöneldim; politikayla çok içli dışlı bir genç oldum. Sonuç olarak üniversite eğitimimi felsefe alanında yaptım. Ama müzik daima benimle beraberdi. Dayımın izinden giderek lise döneminde vurmalı çalgılar çalmaya başladım. Dönemin ruhuna uygun olarak politik müzik yapan amatör bir grup kurmuştuk. Bu vurmalı çalgılar ilgisi üniversite dönemimde de devam etti. Nitekim son sınıfta artık çok sevdiğim dostlarımla eğlence mekanlarında çalmaya, yani profesyonelliğe ilk adımımı attım. Bir daha da sahneden inemedim. 1996 yılından beri profesyonel olarak müzisyenlik yapıyorum. Örgütlenmenin gerekliliğine daima inandım; ancak etkili bir örgütlenmenin mümkün olabileceğine uzun bir süre ikna olamadım. O yüzden sendikaya çok geç üye olabildim.

Whatsapp Image 2026 06 23 At 09.43.47

Pandemi döneminde, eleştirdiğim şeyi değiştirme sorumluluğum olduğu gerçeğiyle yüzleşip sendikaya üye oldum. 2024 yılında yapılan Genel Kurul’da Genel Başkan olarak görevi devraldım.

Müzik emeği alanındaki sendikal mücadele hakkında neler söylersiniz? Müzik emeğinin durumu nasıl bugünlerde?

Her şeyden önce, sanatın büyük oranda bağımsızlığını yitirdiğini, üretim faaliyetleri arasında bir üretim faaliyeti olduğunu, sanat eserinin metalaştığını; bunun sonucunda da sanatçının diğer meta üreticilerinin yanında yerini aldığını tespit ederek başlayabiliriz. Bu tespit sonucunda, sanatçıların artık birer işçi olduklarının, diğer işçiler gibi yoğun bir emek sömürüsüne maruz kaldıklarının ve diğer işçiler için oluşturulan koruma mekanizmalarının sanat işçileri için de oluşturulması gerektiğinin kabul edilmesi gerekir.

Sanat alanındaki sendikal örgütlenmenin tarihsel süreci ve bugünkü durumu nedir?

1960’lı yıllarda Türkiye’de sanat alanındaki ilk sendikal örgütlerin ortaya çıkmasından beri sanat emekçileri, devlet bürokrasisindeki ve siyaset kurumundaki muhataplarını bu konuda ikna etmeye çalışıyorlar. Bu ikna çabasının sonucunda, 1978 yılında sanatçıları kapsayan ilk sosyal güvenlik yasa maddesi o zamanki Sosyal Sigortalar Kanunu’nda yerini alıyor.

Ancak bu alandaki işverenler ve devlet tam olarak ikna olamadıklarından mı, yoksa sanatçıların da işçi olduklarını ve diğer işçilerle aynı sosyal güvenlik korumasına sahip olmaları gerektiğini kabul etmek işlerine gelmediği için mi bilinmez; sanatçıların sosyal güvenceli çalışma koşulları o günden bugüne hâlâ sağlanabilmiş değil. Yani Müzik-Sen yaklaşık 50 yıldır bunun mücadelesini veriyor.

Bugün değişen emek biçimlerinin en belirgin örneklerini sanat emeği alanında görmek mümkün. 1990’lı yıllara gelinceye kadar belli eğlence mekânlarında uzun süreli ve dolayısıyla nispeten daha güvenceli çalışma durumu müzik emekçileri için söz konusu olsa da kapitalizmin neoliberal dönüşümü evresinde, özellikle pandemi döneminden sonra yaygınlaşan esnek çalışma biçimleri, müzik emeği alanında neredeyse norm hâline geldi.

Bugün müzik ve sahne emekçileri çoğunlukla tek günlük, süreksiz, proje bazlı işlerde; çoklu işverene tabi olarak, ücret garantisinden yoksun ve dalgalı gelirli bir çalışma biçimine sahipler. Yaptığımız bir anketin sonucuna göre müzik ve sahne emekçilerinin %87,6’sı işveren tarafından sigortalanmıyor. Arkadaşlarımızın çoğunluğu ya özel sigorta biçimlerine yönelmiş durumda ya da sırf sigortaları olsun diye müzik dışındaki bir işte çalışıyorlar. Herhangi bir sigorta korumasına sahip olmayan arkadaşlarımızın oranı ise %44,5. Neoliberal paradigmanın emeği güvencesizleştirme programı her alanda hüküm sürerken, sanat emeği bu konudaki en kırılgan kesim durumunda.

Müzik-Sen bu durumun üstesinden gelmek için neler yapıyor? Örgütlenmenin durumu hakkında neler söylersiniz?

Müzik-Sen, atipik emek biçimlerine uygun düşecek sosyal güvenlik düzenlemeleri konusunda yasal bir boşluk olduğunu tespit etti. Bizim mevcut İş Kanunu ve Sosyal Sigortalar Kanunu’muz endüstriyel çalışma biçimlerini temsil edebiliyor; ancak özellikle yaratıcı sektörler denen, içinde sanat emeği alanının da bulunduğu esnek üretim biçimlerini yeterince temsil edemiyor.

En basitinden, bir müzik emekçisinin yaşadığı işsizlik durumuyla bir metal işçisinin yaşadığı işsizlik durumu birbirinden oldukça farklı. Yasa, metal işçisinin işsizlik durumuna karşı yeterli önlemleri almış; ancak müzik emekçisinin yaşadığı durumu tanımlamaktan bile çok uzak.

Müzik emekçisi için işsizlik durumu, bir iş sözleşmesinin feshedilmesi ya da işten çıkarılma durumu değildir çoğunlukla. Böylesi durumlar da var; ancak genellikle müzik emekçilerinin yaşadığı işsizlik durumu, uzun bir süre müzisyene iş gelmemesi ya da bir mevsimde yoğun olarak çalışıp diğer bir mevsimde hiç çalışamaması veya seyrek çalışma durumudur. Bu da müzik ve sahne emekçileri açısından işsizlik olarak değerlendirilmelidir.

Yani bir müzik emekçisi iki ay içerisinde birkaç kez günlük konserlere çıkıp müzik yaparsa, bu onun işsiz olmadığı anlamına gelmez. Dolayısıyla sanatçılar için İş ve Sosyal Sigortalar Kanunlarında geçen “kısmi süreli çalışma”, “çalışma süresi”, “işsizlik” ve “belirli süreli iş sözleşmesi” gibi kavramların, esnek çalışma biçimlerine maksimum koruma sağlayacak bir bakışla yeniden tanımlanması gerekir.

Bunu ya mevcut yasalarda birtakım düzenlemeler yaparak ya da yeni bir özel yasa formüle ederek gerçekleştirebiliriz. Bu tür özel yasaların örnekleri hem ülkemizde hem de birçok Avrupa ülkesinde bulunmaktadır. Genel yasa bir ihtiyacı karşılamaya yetmiyorsa, özel yasalarla o ihtiyaç giderilmelidir.

Biz de Müzik-Sen olarak sanat emeği adına düzeltilmesini önerdiğimiz bütün başlıkları özel bir “Sanat Meslek Yasası Taslağı” olarak bir araya getirdik. Buna özel bir meslek yasası da diyebiliriz, mevcut yasalara ilişkin revizyon önerileri de diyebiliriz. Nasıl tanımlayacağımızı öncelikle Türkiye’de faaliyet gösteren sanat meslek kurumlarıyla konuşacağız. Aynı zamanda konu hakkında akademisyenlerin ve hukukçuların da görüşlerine başvuracağız. Sonrasında nihai metne ulaşıp kamuoyuyla paylaşacağız.

Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller nelerdir?

Türkiye’de sendikal örgütlenmenin önünde ciddi engeller bulunmaktadır. 1980 yılından beri neoliberal programın uygulanması konusunda laboratuvar hâline getirilen ülkemizde, bu programın en önemli adımı olan işçi örgütlenmelerinin zayıflatılması amacıyla sendikal örgütlenme özgürlüğünün önüne kalın duvarlar örülmüştür.

Sanatçılar açısından bu engellerin en başında, kanunlarda geçen işçi tanımına uygun olmamamız geliyor. Kanunda işçiler resmi olarak kayıtlı olanlarla sınırlandırılıyor. Yani eğer siz sigortasız çalıştırılıyorsanız kayıtlı değilsiniz; dolayısıyla işçi değilsiniz. Herhangi bir sendikaya üye olsanız da resmi işçi tanımına uymadığınız için Toplu İş Sözleşmesi (TİS) yetkisi alamazsınız. TİS yetkisi alamazsanız da hiçbir kazanım elde edemezsiniz.

Çünkü ne diyoruz biz mücadelemizde? “Gücümüz birliğimizden gelir.” Yani biz toplu bir şekilde koşullarımızın ne olduğunu ortaya koyamıyorsak, sermayenin önümüze koyduğu koşullara toplu bir şekilde itiraz edemiyorsak, bu koşulları değiştirebilmemiz de mümkün değildir.

Dolayısıyla aslında Toplu İş Sözleşmesi yapabilsek, kanuna bile ihtiyacımız olmayabilir. Taleplerimizi TİS vasıtasıyla gerçekleştirebiliriz. Ancak böyle bir imkânımız yok. Bu yüzden hem karşımızdaki muhatapları kanun vasıtasıyla zorlayacak düzenlemelere hem de biz işçiler açısından taleplerimizi ve korunaklı bir çalışma yaşamının koşullarını somutlaştıracak bir yasaya ihtiyaç duyuyoruz.

Bu nedenle böyle bir çalışmanın zorunlu olduğu sonucuna vardık ve bunu yaptık. Çok kısa zamanda sonucunu hep birlikte göreceğiz.

Müzik mesleğinin geleceği hakkında ne söylemek istersiniz?

Müzisyenlik, bir meslek olarak dünyanın en eski mesleklerinden biridir. 2008 yılında Almanya’da yaklaşık 42-43 bin yıl öncesine ait bir üflemeli çalgı bulundu. Bu flütü bir müzisyen yapmıştır ve bana göre bilebildiğimiz ilk müzisyen de bu flütü yapan ve çalan kişidir.

Hayatımızın her alanında müzik vardır. Telefon zillerimiz, araba kornaları, televizyon dizileri, filmler ve canımız sıkıldığında mırıldandığımız şarkılar; bunların tümü müziğin insanların hayatında ne kadar merkezi bir konumda olduğunu gösterir.

Müzikle hiç temas etmediğini söyleyen biri yoktur herhâlde yeryüzünde. Varsayımsal olarak müzikle hiç temas etmeyen biri olsa bile, onun da bir şekilde kendi müziğini üretmeden yaşayamayacağını düşünürüm.

Yaşamlarımızda bu kadar önemli bir konumu işgal eden bir şeyi üreten emekçilerin güvencesiz ve asgari geçim düzeyinde bir yaşam sürdürmelerini, sigortaları ve emeklilikleri olmadığı için yaşlandıklarında sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilmelerini ve bu kadar göz ardı edilmelerini içime sindiremiyorum.

Bu durumu tersine çevirmek, bütün emekçilerle birlikte müzik ve sahne emekçilerinin de hak ettikleri insanca yaşama kavuşmaları için var gücümüzle mücadele ediyoruz.

Yapay zekâ müzik sektöründe hangi alanlarda tehdit oluşturmaya başladı?

Otomasyon ve yapay zekâ çok hızlı bir şekilde ilerliyor. Bunun etkilerini küresel ölçekte görmeye başladık. Elbette teknolojinin insan yaşamını kolaylaştıran ve geliştiren yanlarını reddedecek değilim. Ancak otomasyon nedeniyle bir iş gücü kaybı yaşanacağı da bir gerçek. İnsanların işlerini robotlar almaya başladı bile.

Bunu her gün gazetelerde ve dergilerde okuyoruz. İş gücündeki bu daralmanın müzik sektörüne de sirayet etmesini bekliyorum. Müzisyenlik, yeteneği olan herkesin yapabileceği bir meslek. Dolayısıyla diğer sektörlerdeki iş gücü kaybının müzik sektöründe bir iş gücü şişkinliğine yol açması, bunun da işsizliği ve rekabeti artırması olasıdır.

Zaten kayıtlı müzik sektöründe yapay zekânın etkileri yaşanmaya başlandı. Bu konuda hararetli tartışmalar ve sanatçıların haklarını korumaya yönelik önlem arayışları sürüyor.

Biz müzisyenler; meslek birliklerimiz, sendikalarımız, vakıflarımız ve derneklerimiz aracılığıyla bu ekonomik daralmaya karşı müzik ve sahne emekçilerini en iyi şekilde koruyacak yasal mekanizmaları şimdiden oluşturmak zorundayız. Hazırladığımız meslek yasasının bu konuda da bir koruma kalkanı oluşturacağını umuyoruz.

Şiir de müzik de insan ruhunun sesidir. Sizce bir toplumun şiiri ile müziği arasındaki bağ zayıfladığında, o toplum kültürel olarak ne kaybeder?

Müzik de bir tür şiir gibi geliyor bana, sanki bir müzik parçası aslında bir şiirin notalara dökülmüş haliymiş gibi. Güzel bir müzik de güzel bir şiir gibi hakikati sezdirir bize. Benim müziğe aşık olduğum dönemde şiirler bestelenirdi yoğun olarak. Şiir bilgimizin önemli bir kısmı o bestelenen şiirlerden gelirdi hatta. Müzik bize aynı zamanda şiiri de işaret ediyordu ve sevdiriyordu. İkisi arasındaki mükemmel uyum ruhu yükselten en birincil birlikteliktir bence. Ama son dönemlerde güzel olan her şey birbirinden ve bizden uzaklaşıyor gibi geliyor bana. Müziğin ve şiirin de birbirinden uzaklaştığı, uyumlarını yitirdikleri ve dolayısıyla ikisinden de bir şeylerin eksildiği, çorak bir dönem bu dönem. Yeniden birbirine kavuşacaktır diye umuyorum şiir ve müzik, bütün güzellikler de birbirlerine.

Bu umut değil mi bizi ayakta tutan?

“Gücümüz birliğimizden gelir” sözünü bugün Türkiye’deki sanat dünyası açısından nasıl açıklarsınız?

Gelecek ancak biz bir araya gelir, hem kendi yaşamlarımızı hem de başkaları olmadan bizim de yaşayamayacağımız bilinciyle en yakınımızdakilerin ve meslektaşlarımızın hayatlarını sahiplenirsek güzel olacaktır.

Bu anlamda ben her zaman yaptığım gibi, müzik ve sahne emekçisi dostlarıma, tüm sanatçılara, sendikalara, meslek birliklerine ve diğer sivil toplum kuruluşlarına gidip üye olmalarını öneriyorum.

Biz ancak beraber olduğumuzda kendi yaşamlarımız üzerinde söz hakkına sahip olabiliriz. Bunu hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekir.

Müzik ve Sahne Sanatçıları Sendikası’na üye olmak isteyen sanatçılar size nasıl ulaşabilirler?

Sendikayla iletişime geçmek, üye olmak, bir sorunlarını bize bildirmek için müziksen.org.tr web sitemiz, ayırca Instagram, facebook ve x hesaplarımızdan da bize ulaşılabilir. Web sitemizde telefonumuz ve adresimiz var. Bütün müzik ve sahne emekçilerini bekliyoruz.

Son söz?

Çalışmalarımızı kamuoyuyla buluşturma fırsatı sunan SONSÖZ Gazetesi’ne ve tüm emekçilerine teşekkür ediyorum.