Osmanlı Devleti’nin yerini alan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne değin geçen yüz yılda, iktidarların halka yaşattığı “vergi sorunu”, izini sürdüğümüz verginin tarihi yolculuğunun topraklarımızdaki parçasıdır.

Türkiye’nin 100 Yıllık Serüveni:

Kalkınma savlarının iflası, vergi istilası

1923 yılında, ülkenin iktisadi ve toplumsal yapılanması İzmir İktisat Kongresi’nde tanımlanmış, devletin niteliği ise TBMM’nin ilan ettiği Cumhuriyet ile belirlenmişti. Kurucu iradenin hedefi, kısa süre önce kazanılan “iktisadi ve siyasi tam bağımsızlıktan ödün vermeden” geri kalmışlık zincirini kırarak ülkeyi batı dünyasının onurlu bir üyesi yapmaktı.

Niyetleri, amaçları ve çabalarıyla, tüm ulusun egemenliği adına iktidar olmayı hedefleyen dönemin yöneticileri hem toplum genelinde refahın artması ve yaşam biçiminin çağdaşlaşması yolunda kararlar alıyor hem de ülkedeki güçsüz sermaye sınıfının yarattığı boşluğu doldurmak için fabrikalar, işletmeler kuran girişimci ve üretici bir devlet oluşturmaya çalışıyordu.

O koşullarda, alınan bu kararlar doğrultusunda yapılacak her şey için gereken maddi desteğin tek kaynağı halktan toplanacak vergilerdi.

Yeni devletin yapılandırılma sürecinde, “adil bir vergi düzeni kurma” adına, Osmanlı’nın Öşür (Aşar), Avarız, Temettü, Müskirat, Ağnam, Cizye ve Haraç, Gümrük Resmi ve Karşılıklılık, İmdadiye ve İane gibi vergileri kaldırıldı. Onların yerine 1926 yılında Kazanç, 1929’da Yol, 1931’de İktisadi Buhran, 1934’te Muvazene, yine aynı yıl Yeni Kazanç adlarıyla vergi yasaları getirildi. İktisadi Buhran Vergisi ile Muvazene Vergisi yasaları, dünyadaki olağandışı gelişmelerin yarattığı sorunları aşma gerekçesiyle “geçici” denilerek, Yeni Kazanç Vergisi yasası ise Kazanç Vergisi’nin toplanmasındaki başarısızlık nedeniyle çıkarılmıştı.

Bir de dolaylı vergiler vardı ve devlet bütçesinin asıl güvencesi onlardı.

  • Bugünün KDV ve ÖTV’sine benzeyen İstihlak (Tüketim) Vergisi,
  • Gümrük Vergisi,
  • Ticarette, bankacılıkta, sigortacılıkta ve her türlü yasal işlemde alınan Muamele Vergisi,
  • Üretim ve satışı devlet tekelinde olan tütün, alkollü içkiler, tuz, barut ve kibrit gibi ürünlerin maliyetinin çok üstünde fiyatla satışından sağlanan -adı konmamış vergi niteliğindeki- kârlar,

Devlet bütçesinin yarısını oluşturuyordu.

Cumhuriyet’in kuruluşunda, tüm ulusun egemenliğinde iktidar olmayı hedefleyen dönemin yönetimi, bilinen egemen sınıf iktidarları gibi değildi ama devlet bütçesi için halktan toplanan, özellikle dolaylı vergilere dayanmak zorunda kalması, bu farklılığı perdeliyordu.

Zaman içinde, çeşitli nedenlerle siyasi karakteri değişen iktidarın, belirlenen hedeflere ulaşma telaşıyla, bütçe açıklarını kapatmak ve iktisadi sıkıntıları aşmak için başta vergi toplama olmak üzere birçok alandaki uygulamaları halka eski devletin “zorba düzenini” anımsatıyordu. Üstelik; tek beklentisi kendi küçük evrenlerindeki sıkıntılardan kurtulmak olan insanlar iktidarın önceliklerini de hiç umursamıyorlardı. 1942’de Varlık, 1943’te Toprak Mahsulleri vergilerinin çıkarılarak uygulamaya konması, toplumda hem iktidara hem de vergilere karşı duyulan yaygın hoşnutsuzluğu zirveye taşımıştı.

***

Bu koşullarda geçilen çok partili dönemde kurulan Demokrat Parti, halkın büyük çoğunluğunu hoşnut eden vaat ve söylemlerle 1950 yılında seçimi kazandı. Yeni iktidar, seçim sürecinde dediği gibi yürürlükteki vergilerin kimisini kaldırdı, kimisinde köklü değişiklikler yaptı ve yeni vergi yasaları çıkardı ama "dolaylı vergileri azaltıp doğrudan vergileri artırarak vergi adaletini sağlama" sözünü gerçekleştirmedi. Dolaylı vergilerin bütçe içindeki ağırlığı yüzde 70’in üzerine çıktı.

Ülkenin yeni yöneticileri, kuruluşta benimsenen devlet girişimciliğini sürdürüyor; fabrikalar açıyor, işletmeler kuruyordu. Bir yandan da “her mahallede bir milyoner yaratma” savıyla sergilediği sınıfsal tercihleriyle, kamu kaynaklarını kullanarak yeni zenginler yaratmaya girişmişti. Bu iktisat siyasetinin iç kaynaklarla (vergilerle) sürdürülmesi mümkün olmadığı için hükümetin parasal kaynağı artık vergilerden çok uluslararası mali sermaye kuruluşlarından alınan krediler, ABD’den alınan yardımlar ve Merkez Bankası’nın banknot matbaasıydı.

“Tam bağımsızlıktan ödün vermeden” kalkınma ilkesini umursamayan DP’nin dış borçlanma ve para basımına dayalı iktisadi büyüme modeli sekiz yılda çöktü. Türkiye ekonomisi iflas etmişi. İktidar, 1958’de borçları ödeyemeyeceğini (moratoryum) ilan etti. Bu sonuç, ülkedeki iktisadi yaşamın, alacaklılar adına Uluslararası Para Fonu (IMF) kararlarına bırakılması demekti.

IMF kararlarıyla;

  • Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonu yapıldı; ABD Doları 2,80 TL’den 9,00 TL’ye çıkarıldı,
  • Devlet fabrikalarında üretilen şeker, çimento, kömür, akaryakıt ve tekel ürünlerine olağanüstü zamlar yapıldı.
  • Banknot basımı ve Merkez Bankası’nın o parayla hükümete ve KİT’lere açtığı krediler durduruldu.
  • Ticari bankaların kredilerine katı sınırlar getirildi.

Bu önlemlerin karşılığında vadesi gelen dış borçlar taksitlendirildi.

Dolaylı vergi artışı anlamına gelen KİT zamlarıyla, görünmez vergi niteliğindeki yüksek enflasyonla ve “süper” devalüasyonla eriyen maaşlar tüm çalışanları derin bir yoksulluğa sürüklemişti. Bunun farkında olan IMF doğrudan vergilerin artırılması yönünde bir öneride bulunmadı.

DP iktidarında, ülke barajlar, fabrikalar, ithalat ve inşaat işleriyle uğraşan yeni bir milyonerler sınıfı “kazandı” ama işçiler, memurlar, emekliler gibi sabit gelirliler ve topraksız ya da az topraklı köylüler ile küçük bir varsıl azınlık arasında bir daha asla kapanmayacak gelir adaletsizliği uçurumu oluştu. DP, iktisat siyasetinde başarısız olsa da Cumhuriyet’i kuranların “iktisadi ve siyasi tam bağımsızlıktan ödün vermeden kalkınarak batı dünyasının onurlu bir üyesi olma hedefinden” ülkeyi ayırmayı başarmıştı.

***

Günümüze değin geçen 66 yılda Türkiye’de kuşkusuz çok değişiklikler oldu ama

1950-1960 arasında temeli atılan;

  • Uluslararası mali sermayeye bağımlı,
  • Dış borçlara ve dolaylı vergilere dayalı,
  • İktisadi kalkınma yerine büyümeyi hedefleyen,
  • Her krizin her seferinde, doğrudan ve dolaylı vergilerle halkın sırtına yıkıldığı,

iktisadi ve toplumsal düzen, güncellenmiş temel özellikleriyle varlığını sürdürüyor.

Artık iktidarlar DP gibi acemilikler yapmıyor; un, şeker, tekel zamları gibi adı konmamış dolaylı vergilerle uğraşmıyor; girişimci ve üretici devletten çoktan vazgeçildi. Ülke yöneticileri, eski dönemlerde “geçici” diye konulup yıllarca sürdürülen vergileri ya da “görünmez vergi” denilen enflasyonu hâlâ kullanıyor ama şimdi ÖTV, KDV ve “çaktırmadan” uygulanan, vergiden vergi alma gibi çok daha incelikli yollar var.

İşte bir örnek:

Diyelim, maliyetine satıcının kâr payı ile fiyatı 50.000 TL olan bir akıllı telefon alacaksınız. Bakın neler oluyor?

  • 1. Kültür Bakanlığı’na yüzde 1; yani 500 TL,
  • 2. Kültür Payı eklenmiş bedel üzerinden TRT Bandrolü için yüzde 12; yani 6.060 TL,
  • 3. Kültür Payı ve TRT Bandrolü eklenmiş 56.560 TL üzerinden yüzde 50 ÖTV; yani 28.280 TL,
  • 4. tüm bu vergiler (Kültür + TRT + ÖTV) eklenmiş bedel olan 84.840 TL üzerinden %20 KDV; yani 16.968 TL

Daha ödeyerek 101.808 TL’ye o telefona sahip olabileceksiniz.

“Verginin vergilerinden vergi” yalnızca telefon alışverişinde alınmıyor. Otomobilden kullanılan elektriğe değin birçok mal ve hizmet satın alırken bu yaşanıyor.

Telefonunuzla meşgulken, yeni arabanızı kullanırken, akaryakıt alırken, evinizi aydınlatırken, matematiğin sınırlarını zorlayan bu “matrah sihirbazlığını” bize izleten sihirbazları anımsamayı ihmal etmeyin. Her gün anılmayı hak ediyorlar.

Binlerce yıl önce Lagaş halkını vergiye boğan kral Lugalanda bile bu sihirbazlığı görse, mutlaka o sihirbazların önünde şapka çıkarırdı!

***

Peki, vergi insanlığın yazgısı mıdır? Bu sorunla yaşamak zorunda mıyız?

Kuşkusuz hayır.

ANCAK, insanlar; doğanın dışında bir varlık değil, yalnızca bileşenlerinden biri oldukları doğayla uyum içinde yaşamaları gerektiğini; yoksa, evrensel döngüde yok olacakları zaman gelmeden çok önce doğanın bileşeni olmaktan çıkacaklarını kavrayıp;

  • Kendi aralarındaki sınıfsal bölünmeyi,
  • Emek sömürüsünü,
  • İnsanın “insan” olmaktan doğan hak ve özgürlüklerinin baskılanmasını,
  • Silahlanmayı, birbirleriyle savaşmayı,
  • Toplumun yönetenler ve yönetilenler diye ayrışmasını,
  • Doğaya egemen olma sevdasını,

Geride bıraktıkları bir düzen kurarsa, yalnız vergi değil öteki pek çok yaşamsal sorundan da kurtulacaklardır.

Bu görevi, 170 yıl önce K. Marks işçi sınıfına, 100 yıl önce Lenin yoksullara, 80 yıl önce Mao Zedong köylülere yüklemişti. Bense, günümüzdeki küçük bir yönetici azınlık dışında herkesin bu görevle yükümlü olduğunu; ancak bu hedef için birlik olduklarında binlerce yıllık doğal işleyişe aykırı yaşam düzenin değişeceğini düşünüyorum.