Bu köşeyi hazırlarken bazen bir sanatçının eserlerinden önce hayatına bakıyorum. Çünkü bazı sanatçıların hikâyesinde, yaptıkları resim kadar güçlü bir taraf daha var: Sanata nasıl tutundukları…
Mustafa Ayaz’ın hikâyesi de benim için böyle bir hikâye.
1938’de Trabzon’un Çaykara ilçesinde başlayan bir hayat… Çocukluğu kolay geçmiyor. İlkokula ancak on yaşında başlayabiliyor. Fakat o yıllarda resimle kurduğu bağ, ileride bütün hayatını şekillendirecek bir yolun başlangıcı oluyor. Öğretmenlerinin yeteneğini fark etmesiyle önce Çapa İlköğretmen Okulu’nun resim seminerine, ardından Gazi Eğitim Enstitüsü’ne uzanan bir sanat yolculuğu başlıyor.
Sonrası uzun bir emek…
Öğretmenlik, akademisyenlik, profesörlük, sergiler, ödüller ve yıllara yayılan üretim… Yurt içinde altmışı aşkın kişisel sergi açan Ayaz, dünyanın farklı ülkelerinde düzenlenen sergi ve bienallerde de yer alıyor.
Ama Mustafa Ayaz denildiğinde benim aklıma yalnızca resimleri gelmiyor.
Ankara’da kendi adını taşıyan müze geliyor.
Çünkü bir sanatçının eser üretmesi başka, kendi sanat dünyasını gelecek kuşaklara bırakacak bir mekân oluşturması bambaşka…
Mustafa Ayaz Müzesi’nin hikâyesi de bu açıdan çok kıymetli. Yapımına 2003’te başlanan ve 2007’de tamamlanan müze, sanatçının kendi olanaklarıyla Ankara’ya kazandırdığı bir yapı. Bugün 5 bin metrekarelik kullanım alanına sahip müzenin üç katında Ayaz’ın 1960-2020 yılları arasındaki farklı dönemlerine ait eserleri sergileniyor. Bunun yanında galeri, kütüphane ve sanat atölyeleri de bulunuyor.
Beni asıl düşündüren ise müzenin yalnızca bir sergileme alanı olarak tasarlanmamış olması.
Burası aynı zamanda sanatın paylaşılması için kurulmuş.
Atölyeleriyle, galerisiyle, etkinlikleriyle sanatın yalnızca duvarlarda asılı kalmasını istemeyen bir anlayış taşıyor. Müzenin kuruluş amacı da sanat sevgisini toplumun farklı kesimlerine ulaştırmak ve çağdaş Türk sanatının tanıtımına katkıda bulunmak olarak ifade ediliyor.
Belki de bu yüzden Mustafa Ayaz Müzesi’ne baktığımda yalnızca bir ressamın eserlerini görmüyorum.
Bir ömrün sanatla nasıl büyüyebildiğini görüyorum.
Ve bir sanatçının ardından bırakabileceği en güzel şeylerden birinin yalnızca tablolar değil, başka insanların sanatla karşılaşabileceği bir kapı olduğunu düşünüyorum.
Mustafa Ayaz’ın resimlerinde özellikle kadın figürünün önemli bir yer tuttuğu, kendi portresinin de eserlerinde farklı biçimlerde karşımıza çıktığı sanat araştırmalarında vurgulanıyor.
Ben sanatçılarda biraz da bunu seviyorum.
Kendi dünyalarını tekrar tekrar anlatabilmelerini…
Aynı konuya dönüp her seferinde başka bir cümle kurabilmelerini…
Çünkü sanat biraz da insanın kendisini yıllar boyunca yeniden keşfetmesi değil mi?
Mustafa Ayaz’ın 2024 yılında aramızdan ayrılmasının ardından Ankara’da bıraktığı müze, bu nedenle yalnızca geçmişe ait bir mekân değil. Onun sanat anlayışının, emeğinin ve üretme iradesinin bugün de karşılık bulduğu yaşayan bir alan.
Bir sanatçı gider…
Ama yaptığı sanat, kurduğu dünya ve başkalarına açtığı kapılar yaşamaya devam eder.
Ben Mustafa Ayaz’a bugün biraz da o kapının eşiğinden bakmak istedim.
Çünkü bazı sanatçılar eserleriyle anlatılır.
Bazıları ise eserlerinin yanında, sanata bıraktıkları mekânlarla da…
Mustafa Ayaz’ın Ankara’ya bıraktığı müze, bana göre bu ikinci hikâyenin en güzel örneklerinden biri.
Ve belki de sanatın en güzel tarafı tam burada başlıyor:
Bir insan kendi içindeki dünyayı kuruyor, sonra o dünyanın kapısını başkalarına açıyor.
Ne güzel…
Sanatın paylaşılınca çoğaldığını bir kez daha hatırlatıyor bize.
17 Eylül 2024 Ankara
Rahmetle özlemle……..
Sanat kalpten kalbe kurulan en sıcak köprüdür.
Sıcacık Sanat köşemden hepinize sıcacık sevgilerimi gönderiyorum…
Sevgiyle, Sanatla……
Bir Ressamın Kendi Dünyasına Açtığı Kapı: Mustafa Ayaz
Emel Akbulut
Yorumlar
Trend Haberler
Ankara’da özel halk otobüsçüleri kontak kapattı
Akif Manaf Sağlık ve Barış Ödülü Belarus’ta verildi
Ankara’da sağanak alarmı: Yağmur trafiği etkiledi
Ankara’da 10 milyonluk vurgun! Hırsızların kamuflaj yöntemi şaşırttı
Kaşif Kozinoğlu’nun Şüpheli Ölümünde 3 Gözaltı
"Beşiktaş çok ileri gidebilir"