Yaklaşık üç aydır köşemden, gündemin o sinir bozucu keşmekeşinden ve sizlerden uzak kaldım. Bu ayrılığın nedeni ne tembellik ne de memleket dertlerinden kaçmaktı. Üniversite yıllarından beri kırk yıldır görüştüğümüz, mezuniyetten sonra bir Norveçliyle hayatını birleştirip oraya yerleşen ve orada bir İngiliz pubı işleten çok eski bir aile dostumuz eşimle beni yıllardır davet ediyordu. Onlar her Türkiye’ye geldiklerinde bizde bir iki hafta misafir olur, beraber turlara çıkardık. Bu sefer onların ısrarına uyduk ve çantayı toplayıp Norveç’in meşhur Geiranger bölgesinin yolunu tuttuk.

Uçaktan inip kentin ve kasabaların içine girdiğiniz anda insan ister istemez kendi memleketiyle bir kıyaslama yapmaya başlıyor. Adamlar doğayı talan etmemiş, dağları beton yığınına çevirmemiş, fiyortların kenarına ucube rant kuleleri dikmemiş. Hepsinden öte, sokakta yürürken kimse kimseye dirsek atmıyor, trafikte korna çalıp birbirinin boğazına sarılmıyor. İnsanların yüzünde derin bir sükunet ve müthiş bir nezaket var. Üstelik sokaktaki ufacık çocuk bile sizinle takır takır İngilizce konuşuyor. Dil bilmeyen birinin bile orada sokaktaki çocukla derdini çözebilmesi, devletin eğitime ve nesillerine nasıl yaklaştığının en net tablosu.

Orada bulunduğum günlerde dostum beni yerel bir yazarlar kulübü buluşmasına götürdü. Karşılaştığım tabloyu görünce kendi coğrafyam adına hem düşündüm hem kederlendim. Norveç’te bir roman ya da nitelikli bir fikir eseri yazdığınızda devlet size doğrudan burs, hatta maaş bağlıyor ki aklınız ekmek parasına takılmasın, sadece üretmeye odaklanın. Üstelik basılan kitabı kütüphanelere doğrudan devlet satın alıyor. Masada oturan Norveçli meslektaşlarım Türkiye’den gelen bir yazar olduğumu öğrenince kitaplarıma ve çalışma alanlarıma çok ciddi bir ilgi gösterdiler, uzun uzun tartıştık. Düşünceye, sanata ve yazara verilen bu değer, kalkınmanın sadece binalarla değil kafaların içiyle ilgili olduğunu bir kez daha yüzüme çarptı.

Dünyanın en yüksek gelirine sahip, halkının büyük çoğunluğu dini dogmalardan ve taassuptan tamamen uzak seküler insanlardan oluşan bu ülkede kadim köklere saygı da bambaşka. Bir gün Geiranger’deki o sarp dağlara, buzulların bulunduğu yüksekliğe çıktık. Dağın tepesinde eski Viking geleneği olan taşları üst üste dizdim. O sessiz dorukta taş yığınını bırakmak, yüzyıllar öncesinin savaşçıları gibi buradaydım, burayı gördüm demenin simgesiydi. Akşamları ise yerel lokantalarda yüzyıllardır sofralarından eksik olmayan balina ve ren geyiği gibi sert iklimin geleneksel etlerini tattık. Adamlar coğrafyayı inkar etmeden ama aklı ve bilimi merkeze alarak kendilerine refah dolu bir dünya kurmuşlar.

Kuzeyin bu soğuk ama aklın hakim olduğu topraklarından hafızamda yüzlerce gözlemle geri döndüm. Şimdi yeniden kendi masamın başındayım ve memleketin can yakan dertlerini, hakikati konuşmaya kaldığımız yerden devam edebiliriz.