Kemal Kılıçdaroğlu dönemi, Türkiye siyasetinde “kaybederek sürdürme” pratiğinin en uzun ve en sistematik örneklerinden biri olarak kayda geçmiştir. Bu bir liderlik hikâyesi değil; bir siyasi ısrarın, sonuç üretmeyen tekrarlarının ve her seferinde daha büyük bir hayal kırıklığına dönüşen stratejik tercihlerin toplamıdır.

Muhalefet, uzun yıllar boyunca bir değişim beklentisi üzerinden mobilize edildi. Ancak bu beklentiyi taşıyan siyasi merkez, değişimi gerçekleştirecek iradeyi üretemedi. Tam tersine, değişim söylemi ile değişimi engelleyen pratik aynı elde toplandı. Bu çelişki, zamanla politik bir paradoksa değil, kurumsal bir kilitlenmeye dönüştü.

Kılıçdaroğlu liderliği altında CHP, seçimi kazanmak için genişleyen bir yapı olmaktan çok, seçimi kaybetmeyi açıklayan bir yapı haline geldi. Her büyük yenilgi, yeni bir stratejik revizyon üretmek yerine, aynı çekirdek karar mekanizmasının yeniden onaylanmasına yol açtı. Bu durum, siyasal öğrenme kapasitesinin fiilen devre dışı kaldığı bir döngü yarattı.

2023 seçimleri bu döngünün kırılma anı değil, zirve noktasıydı. Çünkü bu kez yalnızca bir seçim kaybedilmedi; muhalefetin “kazanabilir alternatif” olma algısı da ciddi şekilde zedelendi. Seçim stratejisi, aday belirleme süreci ve ittifak mimarisi, siyasal rasyonaliteye değil, daralan bir karar çevresinin iç dengelerine göre şekillendi. Sonuç, sürpriz değil; birikmiş hataların doğal sonucuydu.

Bu noktadan sonra tartışma kişisel bir liderlik meselesi olmaktan çıkmıştır. Ortada artık şu soru vardır: Aynı yöntemlerle farklı sonuç üretmek mümkün müdür? Veriye bakıldığında cevap nettir: hayır. Aynı model tekrarlandıkça sonuç da tekrar etmektedir.

Mutlak butlan tartışması bu tabloya yalnızca hukuki bir boyut eklememiş, aynı zamanda siyasal meşruiyet tartışmasını da yeniden alevlendirmiştir. Çünkü mesele artık yalnızca bir kişinin pozisyonu değil; bu pozisyonun temsil ettiği karar üretim biçimidir. Bu biçim değişmediği sürece, aktör değişse bile sonuç değişmeyecektir.

Burada en sert gerçek şudur: siyaset niyetle değil, sonuçla ölçülür. Ve sonuç üretmeyen bir siyasi liderlik, ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda bir başarı hikâyesine dönüşmez; yalnızca gecikmiş bir yüzleşmeye dönüşür.

Kılıçdaroğlu döneminin en temel problemi, bu yüzleşmenin sürekli ertelenmesidir. Her kritik eşik, yeni bir “bir sonraki seçim” vaadiyle geçiştirilmiş; her kayıp, yapısal bir sorgulama yerine taktiksel bir revizyon gibi sunulmuştur. Ancak taktikler değişirken yapı aynı kaldığında, sonuç da değişmez.

Bugün gelinen noktada muhalefetin karşı karşıya olduğu kriz, bir lider değişimi krizi değil, bir yöntem tükenmesi krizidir. Fakat yöntem tartışması kişiselleştirildiği için, sistematik analiz üretilememektedir. Bu da krizi daha da derinleştirmektedir.

Şu gerçek artık açık biçimde ortadadır: aynı siyasal akıl ile farklı bir gelecek üretme ihtimali zayıftır. Bu nedenle mesele bir “kim” meselesi değil, bir “nasıl” meselesidir. Ancak bugüne kadar “nasıl” sorusu, sürekli “kim” tartışmasının gölgesinde kalmıştır.

Sonuçta geriye sert bir tablo kalmaktadır: tekrar eden yenilgiler, daralan siyasi etki alanı, güven kaybı yaşayan seçmen kitlesi ve sürekli ertelenen bir hesaplaşma. Bu tabloyu değiştirmeyen her liderlik, onu sadece yönetmiş olur; dönüştürmüş olmaz.

Ve siyaset, yönetilen değil dönüştürülen bir alan olduğu sürece, bu fark her şeyi belirler.

İyi bayramlar.