H. Cengiz TÜRKSOY

Çocukluğumun bir bölümü Nazilli’de geçti. Orta halli insanların yaşadığı mahallemizde herkes birbirini tanırdı. Mutluluklar mutsuzluklar birlikte yaşanır, herkes herkesin, hemen her derdini, her mutluluğunu bilirdi. Mahalle kocaman bir aile gibiydi. Kısa süren kış günleri dışında yaşamın çok önemli bir bölümü, sokakta ya da avluda geçerdi. Kış akşamlarında sık sık bir komşuda toplanılır; büyük oturma odasında -o evlerin salonu olmazdı- taze ve kuru meyveler yenir, sohbet edilir, büyükler ve çocuklar kendi aralarında çeşitli oyunlar oynardı.

Hiç değişmeden sürüp gidiyormuş gibi görünen bu yaşam aslında, içten içe kıpır kıpırdı. Küçük ayrıntılar büyük çalkantılar yaratır, insanları günlerce meşgul ederdi. O kıpırtılardan birisi de radyoda okunan Vatan Cephesi listelerinde komşulardan birisinin, ölmüş babasının, annesinin, dedesinin ya da büyükannesinin adının geçmesiyle ortaya çıkardı. Günlerce konuşulurdu bu durum. Nedense, kadınlar ağlar, erkeklerin neşesi kaçar, suratlar asılırdı.

Olanları ve konuşulanları şaşkınlıkla izler ama hiçbir şey anlamazdım. “Vatan Cephesi nedir? Oraya katılmak ne demektir? Ölmüş insanlar Vatan Cephesi’ne nasıl katılıyorlar? Aileden birinin adı okununca, insanlar neden bozuluyorlar gibi soruların yanıtlarını anlayabilmek benim yaşımda bir çocuk için olanaksızdı.

Anlayamadığım başka şeyler de vardı: Bazı konular, alçak sesle konuşulurdu. Birisinin komünist ya da nurcu olduğu söylenirken, konuşanın sesi neredeyse fısıltı halini alırdı. Bu konular açıldığında, derin bir sessizlik olur, birisi hemen konuyu değiştirirdi.

Bir de özel sorunlarını bile paylaşmaktan kaçınmayan insanlar, bazı düşüncelerini birkaç komşunun yanında hiç konuşmazlardı. Bunları babama, anneme defalarca sormama karşın verdikleri yanıtları anlayamamıştım. İnsanların düşüncelerini söylemekten çekinmelerini çocuk aklım almıyordu.

***
O günlerde bir gün hava henüz aydınlanmışken komşumuzun radyosundan gelen gümbür gümbür marş sesiyle uyandım. Bazıları yeni radyo aldıklarında böyle görgüsüzlükler yapıyorlardı ama hiç kimse sabahın erken saatinde radyosunu böyle açmazdı. Bizim radyomuz olmadığı için annem komşudan gelen sese kulağını vermiş ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Arada bir radyodaki marş kesiliyor ve bir erkek sesi duyuluyordu. Sesin ne anlattığını annem anlayamıyordu. Biz iki kardeş merakla anneme bakıyor, bir şeyler söylemesini bekliyorduk. Bu belirsizlikten sıkılan annem bir koşu, komşuya gidip dönünce, ilk kez duyduğum bir şey söyledi: “İHTİLAL OLMUŞ”!

İhtilal de ne demekti? Annem anlatmaya çalıştı ama hiçbir şey anlamadım.

1960’da Türkiye halkı ihtilaller ve darbeler konusunda henüz çok deneyimsizdi! Sanırım o nedenle “27 Mayıs darbesi” çok yaygın ve yanlış biçimde uzun süre “ihtilal” olarak adlandırılmıştı.

Bir süre sonra amcam geldi. Sokağa çıkmak yasaklandığı için ilgililerden izin alarak işe gidiyormuş, bize uğramış. Bir ihtiyacımızın olup olmadığını sordu. İhtiyacımız yoktu. Babam işleri nedeniyle Antalya’ya gitmeden önce un, şeker, makarna gibi kuru yiyeceklerden bolca almıştı. Böyle bir gelişmeyi bekliyordu anlaşılan.

Darbeden birkaç gün sonra gelen babam Antalya’ya dönmeyeceğini ve yaz tatili için annemin ailesinin yaşadığı Samsun’a gideceğimizi söyledi. Bir hafta sonra, kiralanan taksi ile yola çıktık. Yarı yolda, babamın iş görüşmesi de yapacağı Ankara’ya girdiğimizde, kent çok kalabalıktı. Bütün araçlarda bayrak vardı. “Devrim şehitleri” için cenaze töreni yapılıyormuş. Devriye askerler, bizim araca da bayrak taktırdılar. Bayraklarla donanmış kenti sevmiştim ama “devrim şehitleri ne demek, arabaya neden zorla bayrak taktırıldı ve şoförümüz bayrağı takarken neden homurdanıyordu” anlamamıştım.
***
Ankara’daki görüşme ile babam iş değiştirdiği için, yaz sonunda Samsun’dan, önce Erzincan’a sonra Malatya’ya gittik.

Artık bizim de evde radyomuz vardı ve her akşam yayımlanan bir program sırasında babam bizi konuşturmuyor, oynamamıza izin vermiyordu; çünkü Ankara Radyosu’nun zayıf, cızırtılı yayını ancak sessizlikte dinlenebiliyordu.

Bir adamın; “Sanıklar getirildiler, bağlı olmayarak yerlerine alındılar” sözleriyle başlayan o programdan biz iki kardeş nefret ediyorduk. Programdan aklımda bir bu açılış cümlesi, bir de adamın birisinin kendisine sorulan çoğu soruyu “hatırlamıyorum” diye yanıtlaması kaldı. Onun devrik Başbakan Adnan Menderes olduğunu çok sonra, idam edildiği gün öğrendim.

Malatya’da oturduğumuz sitedeki yaşamımız Nazilli’dekinden farklı değildi. Tek değişiklik, komşu ziyaretlerindeki sohbet konularının değişmiş olmasıydı. Burada daha çok, radyodaki o program ve yeni Anayasa çalışmaları konuşuluyordu. Anayasa’nın ne olduğunu bilmiyordum ama önemli bir şey olduğunu anlamıştım; çünkü babam ve annem çok önemsiyordu.

Kış bitti, yaz ortasında Anayasa için halk oylaması yapıldı. Oylamanın sonucu açıklandığında, bir türlü anlamadığım “HAYIR’da hayır vardır” tekerlemesini söyleyenler, istedikleri olmadığı için çok üzüldüler ama babamla annem sonuçtan mutlu olmuşlardı.

***
Babamın Malatya’da işleri bitmiş, Nazilli’ye dönüyorduk. Havaalanında uçağa çağırılmayı beklerken, uçuş işlemlerini bitiren babam elinde bir gazeteyle yanımıza geldiğinde yüzü sapsarıydı. “ASMIŞLAR” dedi. Annemin de yüzü bir anda değişti.

İki kardeş babamın ceketine yapışmış, merakla; “kim neyi asmış” diye sorunca babam, “Eski başbakanı. Radyoda sürekli hatırlamıyorum diyen birisi vardı ya, işte onu” dedi. “Sever miydin” dedim. “Hayır” dedi. Gülerek, “Unuttuğu için mi asmışlar?” diye sordum ama bu kez yanıt vermedi. Çok üzgündü.

Babam adamı hem sevmiyordu hem de asılmasına üzülmüştü. Yine anlayamamıştım ama başka soru soramadım. Uçağa çağırılıyorduk.
* * *
27 Mayıs 1960 darbesi, onlarca yapıldır tartışılıyor. Darbe yanlılarının da karşıtlarının da analiz ve düşünceleri herkesçe biliniyor. Olay, o dönemde yaşananlara yansız bakılarak nesnel biçimde pek değerlendirilmiyor.

Aktardığım, 8-9 yaşında bir küçük çocuğun belleğinde kalanlar, o darbeyi yansızlık ve nesnellikle değerlendirmek için katkı sağlar mı bilemem. Ama ben yakın tarihimizi değerlendirirken, o günleri anımsadığım kadarıyla, aklımda kalanlardan çok yararlanıyorum.

Bir başbakan ve iki bakanı idam eden darbeciler, getirdikleri yeni anayasanın giriş bölümünde, “darbenin meşruiyetini yitirmiş bir iktidara karşı yapıldığını” belirterek meşruiyet kazanmaya çalışmışlardı. Bu söylemin benim için hiçbir zaman, hiçbir değeri olmadı.

Kuşkusuz, sonraki yıllar içinde 27 Mayıs hakkında çok bilgi edindim, darbecileri tanıdım; başka darbeler başka idamlar da gördüm. 27 Mayıs darbesinin sonrakilerden kimi farklılıkları olsa da darbeciler ve idamlar benim gözümde hiç meşruiyet kazanmadı.

***

Yaşama saf bir yansızlıkla bakan çocuk için önemli olan, devrilen hükümet dönemindeki;

· Ölülerin bile katıldığı(!) Vatan Cephesi diye bir şeyin varlığı; insanların rızası alınmadan buraya katılmaları ve bunun ilan edilmesi,

· İnsanların bazı konuları komşularıyla konuşmaktan korkmaları; sırlarını paylaştıkları kimi insanlardan bile düşüncelerini gizlemeleri,

· Kötü bir şeyler olacak beklentisiyle evde yiyecek stoklanması,

Darbecilerin döneminde;

· Bir şeylerin insanlara zorla yaptırılması, insanların homurdanmak dışında tepki gösterememeleri,

· Bir başbakanın ve iki bakanın asılmasıydı.

Her yıldönümünde olduğu gibi bu yıl da 27 Mayıs darbesine belleğimde kalan izlerle bakıyor, ülkeye“ne getirdi ne götürdü? Bunların ne kadarı kalıcı oldu” diye düşünüyor; getirilen yeni Anayasa ve 20 kez kutlanan Hürriyet ve Anayasa Bayramı dahi anımsanmayan o darbeden geriye anıların ötesinde hiçbir şey kalmadığını görüyorum.

“Şimdiki çocuklar yıllar sonra bugünleri düşündüklerinde, belleklerinde yer edinen neleri anımsayacaklar” dersiniz?