ODTÜ Şehir Planlama Bölümü'nde öğrenci olduğum 1970'lerde, belediye meclislerinin daha çok esnaflardan (bakkal, kasap, manav vb.) oluştuğunu öğrenmiş; bu durumdan hiç hoşnut olmamıştık.
Kente; kentin ve kent halkının gereksinimlerine ilişkin kararların üretildiği bir yer olduğunu düşündüğümüz (varsaydığımız) belediye meclislerinin, kentteki her kesimin, kentteki nüfusları oranında temsil edilecekleri kurumlar olması gerektiğini savunurduk.
Sonra öğrendik ki, meclisler karar üretilen değil, başka yerlerde; başka çevrelerce verilen kente ilişkin önemli kararların onaylandığı yerlermiş!
Daha da sonra, sorun olarak gördüğümüz bu gerçekliğe karşı "katılımcı demokrasi"den esinlenmiş, kent halkının katılımına açık, "katılımcı yönetim, yerinden yönetim, katılımcı belediye" gibi düşünceleri savunur olduk.
Örneğin; Türkiye'deki bütün yerleşmelerin imar planlarının Ankara'da, İmar ve İskân Bakanlığı'nda onandığı o yıllarda, "planlamanın yerel bir eylem olduğunu, plan üretim sürecinin halka açık olmasını ve bu konuda tüm yetkilerin belediyelere verilmesi gerektiğini" savunuyor; buna da "katılımcı planlama" diyorduk.
***
1985 yılında çıkarılan yeni İmar Yasası ile kentleri geleceğe yönlendiren imar planlarının yapılması, onanması ve değiştirilmesi yetkileri belediyelere (belediye meclislerine) devredildi. Belediye meclislerinin oluşum ve bileşimlerinde hiçbir değişiklik yapılmadan gerçekleştirilen bu devir sonrası kentlerin nasıl geliştiğini üzülerek ve öfkeyle izledik.
1985 öncesinde, Bakanlık’ta, konusunun uzmanı kişilerce incelenen ve onanan imar planlarının yerini, esnafların çoğunlukta olduğu belediye meclislerinin onadığı planlar almıştı.
Eskiden, ancak Bakanlığa ulaşabilen, orada sözünü geçirebilenlerin etkin olduğu planlama süreci; yerleşmede arazisi olan, yerleşmede sözü geçen, belediye başkanına kolayca erişebilen, başta imar komisyonu olmak üzere, belediye meclisi üyeleriyle iyi ilişki kurabilen çevrelerin etkin olduğu planlama sürecine dönüşmüştü.
Kent halkının büyük çoğunluğu, eskiden olduğu gibi, yine dışarıda kaldı çünkü, “günü kurtarma” kaygısından öte, kente ilişkin herhangi bir düşüncesi olmayan, kentteki gelişmeleri ancak olup bittikten sonra görüp “kısmen algılayan” büyük çoğunluğun, kent yönetimine, planlama ve karar alma süreçlerine katılmak gibi bir talebi yoktu.
Günümüzde de durum farklı değildir.
Kentte yaşayanların belediye meclislerinde tam temsil edilmesi için, kentin farklı kesimlerine kotalar konulsa bile, özellikle büyük kentlerimizde, durumun kısa sürede çok fazla değişeceği kanısında değilim.
Cumhuriyet tarihinde yaşanan iki büyük göç dalgası (1950’ler ve 1980’ler) ile özgün potansiyellerinden çok daha fazla kalabalıklaşan büyük kentlerimizdeki insanların büyük çoğunluğundaki kentlileşmemişlik, hemşericilik, particilik gibi özelliklerin yerini sınıf bilinci, yaşanılan kentle bütünleşme ve çevre duyarlılığı gibi nitelikler almadıkça da herhangi bir değişiklik olacağını sanmıyorum.
Kenti, kentin geleceğini, kent halkının huzur ve refahını umursayanlar; çözümü bilimsel bilgiye dayalı uzmanlık gerektiren kentsel sorunlara ilişkin “ahkam kesmek” yerine, öncelikle kent halkında dönüşümler sağlayacak, kente karşı duyarlılığı artıracak yönde yoğun ve sürekli çalışmalar yürütmelidirler.