Kimi insanlar vardır; bugün söyledikleri dün söyledikleriyle çelişse de öyle değilmiş gibi rahat davranırlar, tutarsızlıklarıyla insanlara nasıl görüneceklerini umursamazlar. Dinleyenleri de genellikle bu duruma karşı duyarsızdır. Sıradan insanlardan dünyaca tanınmış olanlara, siyaset alanından akademik çevrelere değin, yakın ve uzak çevremizde onlardan bolca bulunur.
Türkçemizde bu tür insanlara yakışan güzel bir sıfat vardır: Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde “utanmaz, sıkılmaz, çekinmez, arsız” sözleriyle açıklanan dilimizdeki “yüzsüz” sözcüğü sanki biraz da onlar için üretilmiştir.
İnsanlar yıllar içinde görüşlerini kuşkusuz değiştirebilirler ama geçmişte yanıldıklarını da kabul eder ve özeleştiri yaparlar. Böyle yapmadan, geçmişteki söylem ve eylemlerinin üzerinden atlayarak “ahkâm kesmeyi” sürdürenlere bu sıfat pek yakışır.
***
90’lı yılların başında, Sovyetler Birliği ve yandaşı ülkelerdeki sistem çöktüğünde; “Tarihin Sonu geldi" diyerek;
· İnsanlığın sosyokültürel evriminin son noktasına ulaşıldığı ve
· Kapitalist altyapı üzerinde yükselen liberal demokrasinin tüm uluslar için en ideal yönetim biçimi olduğunu
savunan Japon asıllı Amerikalı siyaset bilimci Francis Fukuyama ve peşine takılanlar,
· Soğuk Savaş'ın bitimiyle liberal demokrasinin ve kapitalizmin insanlığın nihai yönetim/ekonomik sistemi olarak zafer kazandığına,
· Artık ideolojik mücadelelerin bittiğine
inanıyorlardı.
Onlara göre, daha üstün bir sistem gelişmeyecek; insanlık bundan sonra, tek kusursuz sistem olan kapitalizm ve onun toplumsal karşılığı olan liberal demokrasiyle mutlu/mesut, refah içinde yaşayacaktı. Ulus devletler anlamını yitirmiş ve gereksizleşmişti.
Fukuyama ve izindekiler; ülkeler ve halklar arasındaki kültürel gelişme dinamiklerindeki farklılıkları, kapitalist üretim sürecindeki emek / sermaye çelişkisini, doğal kaynakların küresel dağılımındaki dengesizliği, emperyalist haydutlukları, yeni ideolojik arayışları göz ardı ederek böyle söylüyorlardı.
Yalnızca 20. yüzyıl içindeki; önce İtalya, Almanya, İspanya ve Portekiz’deki faşist rejimlerin, sonra da komünist topluma ulaşma hedefiyle kurulmuş Sovyetler Birliği ve yandaşı ülkelerdeki sistemin çöküş süreçlerine dayanarak savunulan, dünya gerçeklerinden uzak bu görüşler, doğal olarak çok kısa sürede iflas etti.
Aradan geçen 35 yılda, savunduğu yaşamdan kopuk tezleri kapitalist dünyanın gerçekleri arasındaki yükselen popülizm, artan otoriter rejimler, küresel iktisadi krizler, emperyalist saldırganlıklar, yerel savaşlardaki soykırıma varan katliamlar ile çürütülen Fukuyama, hiçbir özeleştiri yayınlamaksızın çok farklı şeyler söylemeye koyuldu.
Bir kısım izleyicisi de dünyada yaşananların yarattığı düş kırıklığı ile artık çok farklı şeyler yazıyorlar. Ama ülkemizdeki yoldaşlarının çoğu halâ eski konumlarını koruyor; “küreselleşme şarkıları” eşliğinde, “Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet niteliği” üzerine anlamsız savlarını sürdürüyorlar.
Yüzsüzlük yalnızca Fukuyama ve izleyicilerinin özelliği değil kuşkusuz.
Ülkemizde ne denli yaygın olduğuna ilişkin daha pek çok örnek var. İşte birkaçı:
· 1960 – 1980 yılları arasında “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” söylemiyle siyaset yapanları “Amerika gitsin, Rusya mı gelsin” diyerek düşman ilan eden ve siyaseten olduğu kadar silahlı saldırılarıyla bedenen de ortadan kaldırmaya çalışanlar, hiçbir özeleştiri yapmadan şimdi emperyalizm karşıtı ve demokratik Türkiye yanlısıymış gibi görünmeye çalışıyorlar.
· 60’lı yılların Türkiye’sinde planlı gelişmeyi savunanlarla, hem de TBMM çatısı altında, “bize plan değil pilav lazım” diyerek dalga geçen ve onları, o tarihlerdeki Ceza Yasası’yla yasaklanmış olduğu için “komünistlikle” suçlayanlar, günümüzdeki siyasal iktidarları plansız çalışmaları nedeniyle eleştiriyorlar.
· Geçmişte, seçim alanlarında Kuran’dan ayetler okuyarak, dinî göndermelerle siyaset yapanlar, şimdi laikliğin tehlikeye düşmesinden yakınır gibi konuşuyorlar.
Bunların da geçmişteki söylem ve eylemleriyle ilgili olarak herhangi bir özeleştiride bulundukları görülmemiş ve duyulmamıştır.
***
Toplumlar, olay ve olgulara ilişkin söylemlere, insan belleğinin unutkanlık gibi bir hastalığı vardır anlamına gelen, “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” deyişini haklı çıkaran biçimde yaklaştıkları sürece yüzsüzlerin yüzsüzlüğünden kurtulmak olanaksızdır.
Yüzsüzlüğün sıradanlaşmasını, kanıksanmasını ve yaygınlaşmasını engellemenin biricik yolu toplumsal belleği diri tutmak, hak ettikleri yanıtları yüzsüzlerden esirgememektir.
Unutulmamalıdır ki, geçmişi unutan insanlar ve toplumlar geleceklerini de yitirerek bedelini çok ağır öderler.