Avusturya İşçi Marşı’nı ( https://www.youtube.com/watch?v=eTTMAV0USng ) bilirsiniz? Ben çok severim. Marşın bir yerindeki, “BİZİZ HAYATI YARATAN” dizesiyle uygar dünyadaki yaşamın gerçekliği vurgulanır.
Olacak şey değil ama mal ve hizmet üreten tüm işçiler, bütün ülkelerde, aynı anda çalışmayı bıraksalar ne olur hiç düşündünüz mü? Ya bu durum birkaç saat, birkaç gün ya da daha uzun sürse?
K. Marx ve F. Engels Komünist Manifesto’yu “Bütün ülkelerin işçileri birleşin! (Proletarier aller Länder, vereinigt euch!)” sözleriyle bitirirken bunu da düşünmüşler miydi bilemem ama hiç kuşkusuz işçilerin üretimden gelen bu gücünün farkındaydılar.
***
ANILARLA BİR İŞÇİ DİRENİŞİ
1974 yılındaki “Kıbrıs Barış Harekâtı” sırasında, yöneticileri arasında olan babamın sayesinde bir tatil köyündeydim.
Denizi, kumsalı, iskelesi, odaların düzeni, bahçe tasarımı, barı, restoranı ve servisi ile tatil köyü harika bir yerdi. Her öğünde, konuklara onlarca çeşit yiyecek, sınırsız içki sunuluyordu. Çalışanlar her zaman, herkesin hizmetindeydi. Büyük çoğunluğunu Avrupalıların oluşturduğu konuklar, sürmekte olan savaş nedeniyle biraz tedirginlerdi ama köydeki yaşamdan çok memnunlardı.
Öğle yemeği sonrasında, yakıcı güneş nedeniyle çoğu insan gibi ben de kumsala gitmiyor, barda zaman geçiriyordum. Çoğunlukla, bar ve resepsiyondan sorumlu arkadaşla, sürmekte olan savaş ya da Türkiye’deki turizm sektöründe çalışanların durumu üzerine sohbetlerle öğle sıcağının geçmesini bekliyordum.
Konuklara sunulanlar ile çalışanların koşulları arasındaki derin farklılığa dikkat çeken ve zaman zaman keskinleşen söylemlerim arkadaşımı biraz tedirgin ediyordu ama eleştirilerimden hoşnut olduğunu da gizleyemiyordu. Bir ara, “bunları öğle tatilinde çalışanların lokalinde konuşmaya ne dersin” diye sorunca hemen kabul ettim.
***
Sonraki gün gittiğim lokalde arkadaşım bekliyordu; beni öteki işçilere tanıttı. Herkes çevremize toplanmıştı.
Arkadaşımla başlattığımız sohbet savaş üzerine sürerken işçiler de bize katılıyordu. Herkesin konuşması hoşuma gidiyordu ama işçilerin, çoğu milliyetçi saplantılarla dolu söylemlerinden sıkılmıştım. Konuyu değiştirip onların sorunlarından söz etmeye başlayınca herkes birden suskunlaştı. İşçilerden bir kişiyi konuşturabilsem arkasının geleceğini umuyordum ama kimse suskunluğunu bozmuyordu. İşçilerin öğle izni bitmek üzereyken, yarın yine uğrarım diyerek lokalden ayrıldım.
***
“Arkamdan kim bilir neler konuşuldu? Yöneticilerden birinin oğluna neden güvenip de konuşsunlar? Bu güveni nasıl sağlarım?” düşünceleriyle bara geldim.
Biraz sonra arkadaşım da gelip karşıma oturdu. Hemen konuya girdi. “Hepimiz mevsimlik işçiyiz. Arkadaşların çoğu çevreden toplanmış, eğitimleri yetersiz insanlar. Hepsi, işe girdiklerinde verilen kısa bilgilere, öğütlere, talimatlara sıkı sıkıya uyuyor, işten atılma korkusuyla çalışıyorlar. Her şeye katlanmak zorunda olduklarını düşünüyorlar. Onları konuşturmak zor” sözleriyle lokaldeki işçilerin suskunluğunu açıkladı.
Ona, “amacım sorunlar hakkında birinin konuşmasını sağlamak. Bunu başarırsak ötekiler de açılır; çözüm için neler yapılabileceği de konuşulur. Yarınki sohbette ilk konuşan kişi olur musun” dedim. Önerim onun için riskliydi. Bir süre düşündü, sonra kabul etti.
***
Ertesi gün yine lokaldeydim. Bu kez, konuktan çok arkadaş gibi karşılandım. Kısa süreli hatır sormadan sonra, hiç zaman yitirmeden “dün nerede kalmıştık” sorusuyla sohbeti başlattım.
Arkadaşım, “köyde çalışanlarla ilgili konuşuyordunuz” dedi ve sözleştiğimiz gibi anlatmaya başladı.
Düşündüğüm oldu; o konuştukça işçiler söze giriyor, örnek olaylarla onu tamamlıyorlardı.
- İşçilerin çoğu asgari ücretle çalışıyordu. Sekiz saatlik işgünü, fazla çalışma ücreti, resmî tatil hakkı gibi kavramların sözü bile edilemiyordu.
- Bir saatlik öğle izninin geçirildiği lokalde havalandırma yoktu, boğucu sıcak dışarıdan farksızdı.
- İş saatleri dışında da denize girmeleri; görevli olmayanların kumsala, bara, restorana gitmesi; şort ve kısa kollu gömlek giymeleri, ziyaretçilerinin gelmesi yasaktı.
- “Personel menüsü” denilen yemeklerini, onlara ayrılan yerde ve zaman aralığında kısa sürede yiyorlardı.
- İş güvencesi olmadığı gibi, bir sonraki yıl yine işe alınacaklarının garantisi yoktu.
- Hepsi sendika üyesiydi ama sendika yöneticileri işçilerden çok patrona yakındı. Yakınılan konuları önemsemiyorlardı.
Bir an sessizlik olunca suskunluğumu bozdum ve “daha ne olsun? Hiçbirisine katlanmak zorunda değilsiniz. Bunları değiştirmek sizin elinizde” diyerek konuşmaya başladım.
Hemen “ne yapabiliriz ki? Sendika da arkamızda değil. İşten mi atılalım” sesleri yükseldi.
Sakince konuşmamı sürdürdüm: “Patron, doğa harikası bu koyda, müşterilerine kusursuz bir tatil sunmak için ciddi yatırım yapmış. Elbette para kazanıp karşılığını almak isteyecek. Ancak, yapılı çevre yaşam için değerli olsa da doğrudan bileşeni değildir. Buradaki kusursuz tatil yaşamını fiziki çevre değil her gün işçiler yaratıyor. Örneğin; odalarda, bahçede, barda ya da restoranda olabilecek bir fiziki eksiklik köy bütünündeki günlük yaşamı pek etkilemez ama işçilerin temel hizmetlerinden birisinin bile yokluğu kusursuz yaşamı bir anda yok eder. Patron, işte bu hizmetleri sizden ucuza alıp hak ettiğinden çok daha fazlasını kazanıyor. Yani sizin payınıza da el koyuyor” dedim.
Sözü nereye getireceğimi soran gözlerle bana bakıyorlardı.
“Size iş bırakmanızı önermiyorum. Günlük yaşamı derinden etkileyebilecek bir tek hizmeti kısa süre durdurarak gücünüzü patrona göstermeniz ve isteklerinizi masaya koymanız yeterli diye düşünüyorum. O hizmetin hangisi olduğunu en iyi siz bilirsiniz” sözleriyle gözlerindeki soruyu yanıtladım.
Önce mırıltıyla, sonra yüksek sesle “yemek” dediler. “Yemek çıkarmazsak köyde yaşam altüst olur”.
***
Bir gün sonra lokalde herkesin yüzü gülüyordu. Aşçıbaşı ile de görüşmüşler ve anlaşmışlardı. İşçilerden birisi “sizi bize Allah gönderdi. Gözümüzü açtınız. İşçi olmazsa bu köyün de olmayacağını bize gösterdiniz” dedi.
“Yok” dedim, “beni kimse göndermedi, kendim geldim”. Hep birlikte gülüştük.
O gün, eylemin başarısı için yapılması gerekenleri ve en uygun zamanları, olası riskleri, köyün müdürüyle görüşecek temsilcileri, istek listesini, sendika yöneticilerinin alabilecekleri tavrı konuştuk ve işçiler çeşitli kararlar aldılar; aralarında sözleştiler.
***
O akşam, her zamanki gibi, amfitiyatroda düzenlenen eğlenceyi izlerken babam beni çağırdı ve sakin bir ses tonuyla, “yarın eve dönüyorsun. Biletini aldırdım” dedi. Gergindi ama yüzünde hiçbir öfke belirtisi yoktu. Ben, “neden” diye sorunca, “sen bilirsin” diyerek arkasını dönüp uzaklaştı. Babamın bu tavrına bir anlam verememiştim ama “neden” sorusu aklıma takılmıştı.
Turizm mevsimi bittiğinde babamın Ankara’ya dönüşünü beklerken heyecanlıydım. Sorumun yanıtı ondaydı.
Babam eve döndüğünde beni karşısına oturttu ve hiçbir şey sormamama karşın; “köyde yaptıklarına bir itirazım yok” diye söze başladı ve “neden” sorumu yanıtladı. Ona göre; yaptıklarımda bir yanlış yoktu ama bunlar köydeki konumumla uyuşmuyordu. Ben orada, çalışan ya da müşteri değil bir yöneticinin oğlu olarak bulunuyordum. Bu konumumu göz ardı ederek yaptıklarım, benimle birlikte onun da köydeki konumunu -yani işini- yitirmesine yol açabilirdi. “Benim öğrendiğimi, öteki yöneticilerin de duymadıklarını mı sanıyorsun? Eğer seni o gün göndermeseydim, birkaç gün sonra köyden birlikte ayrılabilirdik. Çok sevdiğin işçiler de yönetimdeki tek dostlarını yitirirlerdi” dedi.
Sorumun yanıtını almıştım. “Ben ayrıldıktan sonra neler oldu” diye sorunca, babam keyifle anlattı:
İşçiler ikinci Kıbrıs Harekâtı sırasında bir gün, konuştuğumuz gibi yemek hizmetini durdurmuşlar. Babamın da aralarında olduğu yöneticiler, kentten getirttikleri peynir, ekmek ve meyveyi kendileri dağıtarak konukların açlıklarını gidermeye çalışmışlar. İkinci harekât nedeniyle uçak seferleri durdurulduğu için hiçbir konuk köyden ayrılamamış. Akşama doğru müdür, isteklerini görüşmek için işçilerin temsilcilerini çağırmış ve bütün istekleri kabul etmiş. Köydeki sorunun nedenini öğrenen pek çok konuk, mutfak işçilerinin kısa sürede hazırlayabildikleri mütevazı akşam yemeği ve bol içki eşliğinde, gece yarısına değin işçilerin başarısını kutlamışlar. O gece herkes pek mutluymuş.
Babam; “çaktığın kıvılcım, o gün yangın çıkardı” derken gözleri parlıyordu.
Tatil köyüne bir daha gitmediğim için o işçilerle yeniden görüşme fırsatım olmadı. Başarıyla sonuçlanan o direnişten hangi sonuçları çıkardıklarını, yaşamın bütünüyle onların emeklerinin ürünü olduğunu kavradılar mı bilmiyorum.
Bu 1 Mayıs sabahında, Avusturya İşçi Marşı’nı kendi kendime söylerken o günleri anımsadım. Paylaşmak istedim.
***
Her zaman olduğu gibi bu 1 Mayıs’ta da düşünüyorum:
Yaşamı yaratan muhteşem gücüne karşın her türlü sömürü ve rezillikle dolu kapitalist dünya düzenine katlanan işçiler için 1 Mayıs gerçekten bayram mıdır?
Yoksa 1 Mayıs, insanlık bu düzenden kurtuluncaya değin yalnızca, 137 yıl önce 8 saatlik işgünü mücadelesinde canlarını veren işçileri anma ve ne ulusal ne de uluslararası birlik sağlayabilmiş işçilerin kendileriyle yüzleşme günü olarak mı görülüp değerlendirilmelidir?
Yaşamı yaratan işçiler düzeni neden değiştiremesin? İşçiler bir gün Avusturya İşçi Marşı’nda sözü edilen bu gerçeğin bilincine vardıklarında, yaşamı yaratmakla kalmayıp temelinde paraya tapınmak olan sermaye egemenliğindeki kapitalist düzenin her türlü pisliğini de (emek sömürüsünü, emperyalizmi, savaşları, ırkçılığı, adaletsizliği, eşitsizliği, ahlaksızlıkları, faşizmi, siyasi baskıları, diktatörlükleri vs.), bu güçleriyle yalnız kendilerinin yok edebileceklerini göreceklerdir.
İŞTE O İŞÇİLER,
İSTEDİKLERİ HER YERDE,
ÖZGÜRCE VE ŞENLİKLERLE 1 MAYIS’I BAYRAM OLARAK KUTLAYACAKTIR.