Yalnızlık, insanın yazgısı mıdır bilemem ama en eski sorunlarından birisidir.

Yalnızlığın en ağır biçimi, yakın çevrede düşünsel ortak bulunmamasıdır. Kalabalıklar içinde yaşıyor olabilirsiniz ama yanınızda sizi anlayacak, kavrayışınızı geliştirecek, düşüncelerinizi tartışacak bir ortak yoksa, yalnızlığınız iyice keskinleşir.

Yalnız insan genellikle iki uç arasında gider gelir. Bir yanda kendisini avutacak, ona arkadaşlık edecek kimisi kötü olan alışkanlıklar edinmek; öte yanda üretmek ve kalıcı eserler yaratmak.

YALNIZLIKTA ÜRETİM

Karl Marx, Antonio Gramsci, Mustafa Kemal Atatürk, Şeyh Bedrettin, Baruch Spinoza gibi kimi ünlü yalnızların, düşünsel ortakları olmadan yaptıkları üretimler, bu konuda, tarihten birkaç örnektir.

· Marx, Londra’da sürgün yaşamı sürdürürken, British Museum’un sessizliğinde sigarası ve kahvesi eşliğinde yazardı. Yakın arkadaşı Engels vardı ama çoğu zaman yalnızdı. İnsanlık tarihinin en büyük eserlerinden biri olan “Kapital”i, kitaplar arasında, duman altında, saatlerce çalışarak o yalnızlığında üretti.

· Mussolini’nin zindanlarında sigarası, hastalıkları ve defterlerinden başka bir şeyi olmayan Gramsci’nin ürettiği “hegemonya, organik aydın, kültürel mücadele…“ gibi kavramlar, onun yalnızlığı içinde doğdu.

· Atatürk, kimsenin işgal altındaki Osmanlı devletini kurtarmaktan öte bir şeyi düşünmediği dönemde, “Anadolu’daki Türk varlığını kurtarmak için emperyalizme karşı savaşmaktan başka yol olmadığı” düşüncesini üretirken yalnızdı. Bu yalnızlığında ona bir tek sigarası ve rakısı eşlik ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti, o yalnızlıkta üretilen düşüncelerin kalıcı eseri oldu.

· Bedrettin, insanların doğal özelliklerine ve tarihe bakıp “yârin yanağından gayrı her şey ortak olmalıdır” düşüncesini üretirken yalnızdı. Onun, dönemin siyasal düzeni ile uyumlu ulema arasında hiçbir düşünsel ortağı yoktu. “Eşitlik hayali” ile başlattığı isyan trajik sonunu hazırladı.

· Spinoza, Amsterdam’dan sürgün edildiğinde geçimini sağlamak için gün boyunca cam cilalama işi yapıyordu. Yaşamında, düşüncelerini paylaşacak bir düşünsel ortağı yoktu. Yazdıklarını yayımlatamıyordu bile. Sessiz yalnızlığında, dogmalardan uzak radikal bir felsefe üretti. Ünlü eseri “Ethica”, bu sessizliğin içinde doğdu.

***

Marx’ın sigarası artık tütmüyor, Gramsci’nin külleri de kalmadı, Bedrettin’i katlederek düşlerini yıktılar, Atatürk yalnızlık arkadaşları sigara ve alkol yüzünden aramızdan çok erken ayrıldı, ciğerlerine cam tozu işleyen Spinoza genç yaşta yaşamını yitirdi. Ama onların eserleri, düşünceleri, kurumları, hayalleri hâlâ yaşıyor.

Görülüyor ki, yalnızlık bir lanet değil; üretimin en büyük destekçisi olabiliyor.

Buna karşılık, düşünsel ortaklık olmadan yapılan üretim bir yanıyla hep eksik kalır; üreteni tam tatmin etmez. Çünkü; yalnızlık insanı derinleştirse de onu genişleten düşünsel ortaklıktır. Yalnızlıkta kalıcı eserler yaratılabilir ancak, onları tarihe mal eden düşünsel ortaklardır.

Yalnızlıklarında üretenler keşke yaşarken düşünsel ortaklar edinebilseler.

***

Aynı gerçekler bugün de geçerlidir. Günümüzde, bilginin çok, düşünsel ortaklığın yok denecek denli az olduğunu görüyoruz.

İletişim araçlarının gelişmişliği ve sosyal medya olanakları sayesine kurulan yüzeysel ortaklıklarla gideriliyormuş gibi görünse de insanların yalnızlığı günümüzde çok daha yaygın.

Gittikçe kaybolan ve yenisi kurulamayan derin düşünsel ortaklıkların eksikliği bu gereksinimi her zamankinden daha yakıcı duyumsatıyor. Çünkü; bu yalnızlık, toplumlardaki yönetilen çoğunluğu oluşturan insanların kendileri gibi olanlarla yaşam birliği kurmasının önünde büyük bir engel oluşturuyor; yöneten azınlığın haksız düzeninin sürüp gitmesini sağlıyor.

Öyleyse, Marx ve Engels’in, Komünist Manifesto’nun sonundaki sözlerini anımsayalım:

BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

Bu cümle, biraz değiştirilerek de olsa hep akılda tutulmalı:

BÜTÜN YÖNETİLENLER, BİRLEŞELİM!

Kimseyi yalnız bırakmayalım.