Yıllar önce CNN International televizyonunun ünlü sunucusu Larry King, bir programındaki konukları Margaret Thatcher, Ronald Reagan ve Mihail Gorbaçov ile söyleşirken, konu Irak’ın Kuveyt’i işgaline ve ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Irak’a karşı 1991 yılında yaptığı operasyona gelmişti.
Aynı dönemde İngiltere, ABD ve Sovyetler Birliği’ni yönetmiş bu üç güçlü siyasetçi sözbirliği etmişçesine, ”hiçbir ülkenin bir başka ülkeyi işgale hakkı olmadığını, bunun uluslararası hukuka göre kabul edilemeyeceğini ve suç olduğunu” belirterek operasyonu savundular.
Larry King, bu kez;
“Peki; Çin Tayvan’ı işgal ederse de aynı tepki verilir mi? Verilebilir mi” diye sordu.
Hiç beklemedikleri bu “masum” soru karşısında “apışıp kalan” Thatcher, Reagan ve Gorbaçov’un şaşkınlığı görülmeye değerdi!
Önce bir süre sessiz kaldılar. Sonra, oldukça zorlanarak, birisi soruya takla attırarak, öteki sorunun tarihi geçmişine giderek, üçüncüsü bu ülkelerdeki iktisadi ve toplumsal yapılanmalar arasındaki farklar üzerine yorumlar yaparak, uzun uzun konuştular ama soruyu yanıtlamadılar.
İkinci Dünya Savaşı’yla yeniden bölüşülen dünyadaki, “gücü gücü yetene düzeninin” egemenleri uyarsa uygulanabilir olmaktan öte geçerliliği olmayan “uluslararası hukuk” adına Irak’a operasyon yapmanın riski yoktu ama yükselen güç Çin’e karşı, Ortadoğu’nun yapay devletlerinden Irak’takine benzer bir tepki vermek kolay değildi.
Üç liderin, başında oldukları üç güçlü ülkeyi yönetirken de savunucusu ve sürdürücüsü oldukları bu düzende, paylarına düşen alanlardaki kabadayılıklarının ve dünya jandarmalığına soyunmanın bedeli yoktu ama Çin’e karşı askeri güç kullanmanın bedeli çok ağır olurdu. O nedenle, Larry King’in “ters sorusu” karşısında emekli üç liderin kem küm etmekten başka çaresi yoktu.
Larry King; “Ben sorumun yanıtını alamadım ama neyse…” diyerek konuyu değiştirdi.
Hep merak etmişimdir: Artık yaşamayan o dört kişi günümüzde aynı programda buluşsalardı, Larry King şimdi neler sorar, ne tür yanıtlar alırdı acaba?
***
Başında Sovyetler Birliği’nin bulunduğu blok dağıldığında dünya gündemine getirilen “yeni dünya düzeni”, sermayenin yeryüzünde sınırsız dolaşımını öngörüyordu. Böylece, “küreselleşeceği” varsayılan dünya bir tek ülke gibi olacak, “dehşet dengesi” adı verilen saçmalıkla korunduğumuz söylenen nükleer tehlike bitecek, bölgesel savaşlar son bulacak, insanlık huzura kavuşacaktı.
Kapitalizmin ve doğal uzantısı kabul edilen liberal demokrasinin, insanlığın ulaştığı yıkılmaz, vazgeçilmez, sürekli gelişen, mükemmel bir iktisadi ve toplumsal sistem olduğunun arık görüldüğüne ilişkin yaygaralar farklı sesleri bastırıyordu. Japon asıllı Amerikalı siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın, “insanlık tarihinin sonuna gelindiğini, daha iyi bir sistem olamayacağını” savunan Tarihin Sonu ve Son İnsan başlıklı eseri dünyadaki en popüler kitaplar arasındaydı.
O günlerden bu yana 35 yıl geçti. Beklendiği gibi, dizginlerinden boşanmış kapitalist/emperyalist sermaye küreselleşti ama onun dışında, söylenen hiçbir şey gerçekleşmedi. Ne dünya halklarından yana ve insanı esas alan yeni bir düzen oluştu ne nükleer tehlike ortadan kalktı ne savaşlar son buldu ne de insanlık huzura kavuştu.
“On binlerce yıl önce yaşayan ilkel insanlar arasındaki en güçlülerin yarattığı ve güçlü azınlığın güçsüz çoğunluk üzerindeki tahakkümüne dayanan YÖNETEN GÜÇLÜ AZINLIK / YÖNETİLEN GÜÇSÜZ ÇOĞUNLUK DÜZENİ” dünyanın her yerinde, toplumsal ilişkilerden uluslararası ilişkilere değin her düzeyde varlığını koruyor.
Tarih boyunca insanlığı derinden etkileyen emek sömürüsünün, şiddetin, zorbalığın, eşitsizliklerin, dışlanmanın, kıtlığın, ahlaksızlığın, eşkıyalığın temelini oluşturan sınıfsal ayrışma yoğunlaşarak sürüyor. Bu düzen ya eşkıyaları “hükümdar” yapıyor ya da güçsüzlere umut vererek iktidar olan “hükümdarları” eşkıyaya dönüştürüyor. Bireyler kadar, topluluklar ve devletler de bu düzen sayesinde eşkıyalaşıyor.
Düzenin militan savunucularından Fukuyama bile uğradığı düş kırıklığını itiraf etti ama on binlerce yıldır süregelen ve günümüzde “liberal demokrasi” cilasıyla parlatılan bu ilkel düzeni insanların büyük çoğunluğu hala, insanlığın yazgısı sanıyor.
Fukuyama gibi düş kırıklığına uğramamak, yanıtlamakta zorlandığınız ters sorular karşısında Thatcher, Reagan ve Gorbaçov gibi kem küm etmemek, olan biteni yalnızca gösterildiği kadar öğrenmekle yetinmemek için;
· Dünyaya, bölgemize, ülkemize;
· Yakın / uzak geçmişte ve günümüzde yaşananlara; yarın yaşanabileceklere;
· Venezuela’ya, Grönland’a, Suriye’ye, İran’a, İsrail’e, Filistin’e;
· Zorbalara, mağdurlara, acizlere;
· Yönetenlere, yönetilenlere, yönlendirilenlere;
· Döneklere, palavracılara, söylentilere
bir de bu gözle bakın.
***
İnsanlar bir gün,
· Toplumsal yaşam için “yöneten / yönetilen” ayrışmasına gerek olmadığını,
· Toplumdaki asıl gücün yönetilen güçsüz çoğunluğun birlikteliğinde olduğunu,
· Birlikte üretenlerin toplum içindeki görevlerini yapmasının birlikte yönetim için yeterli olduğunu, güçlü görünen azınlık yönetiminin anlamsızlığını,
· Yönetici azınlığı var eden düzene son verdiklerinde, insanlığın eşkıyalardan, eşkıyalıklardan ve yaşadıkları tüm sorunlardan kurtulacağını
kavradıklarında;
İŞTE ASIL O ZAMAN,
“Yeni dünya düzeni” kurulacaktır.
Bir bilge Anadolu insanı bu gerçeği belki de uzun zaman önce bildiği için, halk kahramanı Şükrü’nün arkasından ağıt yakmak yerine,
Düşüncesini ya da dileğini;
“EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ” sözleriyle destanlaştırmıştı.
Kim bilir?