“Unutmak, yapılan hataları tekrar etmeye verilen izindir.”
George Santayana
Deprem sadece toprağı sarsmadı.
İnsanın inandığı her zemini çekip aldı altından.
O güne kadar “ev” dediğimiz şey; dört duvar, bir tapu, biraz eşya sanılıyordu.
04.17’de anladık ki ev dediğin, üstüne kapanmayan bir tavanmış.
Boyası parlak, perdesi yeni binalar bir anda soruya dönüştü.
“Bu beton bizi tutar mı?”
O saniyeden sonra hiçbir şey eski anlamında kalmadı.
Güven kelimesi bile.
Güneş bir daha aynı doğmadı.
Doğdu belki ama ısıtmadı.
Ay, geceleri yine yükseldi ama karanlığı aydınlatmadı; çünkü karanlık artık gökyüzünde değil, insanın içindeydi.
Suyun tadı değişti.
Aynı musluktan aktı ama boğazdan geçerken acı bıraktı.
Çay aynı demlemdi, ekmek aynı fırındandı
ama lokmalar boğazda düğümlendi.
Hayat devam ediyor dediler.
Ama kimse kimin hayatından bahsettiğini söylemedi.
Bir baba vardı.
Enkazın altında, karanlıkta, tozun ve sessizliğin içinde.
Yanında kızı… ya da o öyle sanıyordu.
Sadece bir el bulabildi. Küçük, soğuyan bir el.
Saatlerce tuttu.
Konuştu, masal anlattı, “Buradayım.” dedi.
Kurtarıldığında fark etti ki, tuttuğu el kızına ait değildi; ama o el, hala dünyanın tüm iyiliğini taşıyordu.
Kızını ilk saniyelerde kaybetmişti.
Ama o el…
O el, insanlığın son bağlarından biriydi belki de.
Çünkü o baba o eli bırakmadı.
Biz de orada şunu öğrendik…
Şehirler yıkılır…
Her şey yerle bir olurken, baba bir elin gücüyle insanlığı ayakta tutar.
Depremden önce “sahip olmak” vardı.
Depremden sonra “hayatta kalmak”.
Yıllarca biriktirilen eşyalar, bir saniyede moloz oldu.
Ve insan fark etti ki…
Asıl ağırlık dolapta değil, yürekteymiş.
Minimalizm bir trend olmaktan çıktı; mecburiyet oldu.
Sokaklar sustu.
Ama sessizlik huzur getirmedi.
Hatay, Maraş, Adıyaman…
Artık birer şehir değil.
Birer iç sızısı.
Bir adres değil, bir yara.
Aynı sofralara oturuldu.
Aynı tabaklar dizildi.
Ama eksik sandalyeler konuştu.
Bayram geldi.
Şeker alındı, kapılar açıldı ama sevinç gelmedi.
Çünkü mutluluk artık kalabalık sevmez oldu.
Gülüşler yarım kaldı, sarılmalar kısa sürdü.
İnsanlar öğrendi.
Bazı acılar paylaşıldıkça azalmaz, sadece sessizleşir.
“Sesimi duyan var mı?”
Bu soru sadece enkazın altından yükselmedi.
Hepimizin içinden geldi.
Hazır mıyız?
Yarını denetlemeye, bugünü sorgulamaya, ihmali isim isim yazmaya hazır mıyız?
Çünkü artık…
Deprem doğadır.
Yıkım ihmaldir.
Betonun soğukluğu değil, denetimin yokluğu öldürür.
Zemin sarsılır, ihmal yıkar.
Bir mezarlığa gittiniz mi hiç?
Taşların üzerinde yan yana dizilmiş aynı tarihlere baktınız mı?
Aynı gün, aynı saat, aynı yıl…
Soruyor insan kendine …
Bir mezarlıkta ölüm tarihleri neden bu kadar aynı olur?
Çünkü orada ölüm kader değildir.
Orada ölüm, ihmalin takvimidir.
Aynı gün ölenler, aynı hatanın kurbanıdır.
Toprak herkesi alır ama aynı gün, aynı saatte bu kadar insanı sadece deprem değil, görmezden gelinen sorumluluklar gömer.
Bir anne, anne yüreği
Üç gün boyunca aynı enkazın başında bekledi.
“Belki nefes alıyordur.” dedi.
“Belki duyar.” dedi.
Umudu, bilimle değil, sevgiyle ölçtü.
Annenin yüzünde, umut bazen mantığa aykırıdır ama insanı ayakta tutan tek şeydir.
Depremden sonra insanlar değişti.
Gülüşler temkinli, planlar kısa vadeli.
Eskiden “yarın” denirdi.
Şimdi “sağ kalırsak” deniyor.
Eskiden hayal kurulur, plan yapılırdı.
Şimdi insanlar ev seçerken değil,
toprak sorarken duraksıyor.
Çünkü…
Hiçbir şey aynı kalmadı.
Ne zaman…
Ne güven…
Ne de insanın hayata verdiği söz.
Ama bir şey de kaldı.
Enkazdan çıkan bir şey.
Birbirine uzanan eller.
Tanımadığın birinin sana battaniye vermesi.
Adını bilmediğin birinin seni sabaha kadar dinlemesi.
Küllerimizden doğmadık.
Birbirimize tutunarak kaldık hayatta.
Artık söylemek yetmez.
Çünkü enkaz sadece şehirlerde değil, hafızada duruyor.
Yarını inşa etmek istiyorsak, bugünü denetlemek zorundayız.
Çünkü bazı şehirler haritadan silinmez.
Sadece…
kalpten hiç çıkmaz.
Unutmadık.
Unutamayız.
Çünkü deprem geçti belki ama zemin hala sallanıyor.
SONSÖZ
Bugün hala içimiz sıkışıyorsa, bilin ki bu acı geçmediği için değil; geçilmesine izin vermediğimiz içindir.
Çünkü bazı acılar unutulmaz.
Unutulmamalıdır.