Günaydın demekle başlardı eskiden hayat.

Sadece sabaha değil; eşe, çocuklara, komşuya, sağlığa, huzura, gökyüzünde uçan kuşa, camın önündeki sardunyaya, akvaryumdaki balığa da günaydın derdik. Yolda yürüyen amcaya, kaldırımda ağır ağır ilerleyen teyzeye… Dolmuşa bindiğinde şoföre, markette kasada duran gence, parkta yerleri süpüren emekçiye…

Bir kelimeydi belki ama bir dünya taşırdı içinde.
Boşuna denmemiştir: “Selam vermeyen, selamet bulamaz.”
Çünkü bir selam bazen sadece bir söz değil, bir varlığı fark etmektir. Hatta kimi zaman, bir selam bir insan kurtarır. Ya gülümsemek…

Sonra “iyi günler” vardı.
“Kolay gelsin.”
“Eline sağlık.”
“Teşekkür ederim.”
“İyi akşamlar.”

Bunlar nezaket değildi sadece; bunlar insan olduğumuzu hatırlatan küçük ama güçlü bağlardı. Söz küçüktü ama yürek büyütürdü.
Bugün fark etmeden koptuğumuz, sessizce kaybettiğimiz bağlar…

Şimdi soruyorum kendime:
Biz ne zaman suskunlaştık?
Ne zaman göz göze gelmekten kaçtık?
Ne zaman bir “merhaba”yı yük, bir “nasılsın”ı gereksiz, bir gülümsemeyi zayıflık saydık?

Ne zaman yarım kaldık biz?

Anneannelerimizin dilinde dua gibi dolaşan kelimeler vardı.
“Hal hatır sormadan geçilmezdi.”
“Ekmek alınan fırına selam verilmeden çıkılmazdı.”
“Yaşlıya yer vermek, küçüğün başını okşamak insana borçtu.”

Çünkü bilirlerdi. Hal hatır sormayan, kalpten düşer.
Ve kalpten düşen, yolunu şaşırır. Gönül almayı unutan, yolunu şaşırır sözü boşuna söylenmedi.

Biz bu borcu ne zaman unuttuk?

Modern hayat dedik.
Hız dedik.
Zaman yok dedik.

Ama fark etmeden şunu yaşadık. Hızlandıkça insanlığımız yavaşladı. Zaman kazanırken ruhumuzu kaybettik. İş yetiştirirken insanlığı eksilttik. Telefonlara bakarken birbirimizi görmez olduk.

Oysa insan insanın aynasıydı.
Biz aynaya bakmamayı seçtik.

Bugün gülümsemek bile tuhaf karşılanıyor.
Bir çocuğu sevmek yanlış anlaşılıyor.
Bir kedinin başını okşamak “zaman kaybı” sayılıyor.
Tanımadığın birine “iyi misin?” demek sanki suç gibi…

Oysa biz böyle değildik.
Biz buyduk.

Biz; selamla başlayan, dua ile biten bir kültürdük.
Biz; “komşusu açken tok yatmayan” bir vicdandık.
Biz; kalabalıklar içinde bile birbirine dokunabilen bir millettik.

Cemil Meriç’in dediği gibi, “Kültür, insanın kendini hatırlamasıdır.”
Biz kendimizi unuttuk.

Şimdi kalabalığız ama yalnızız.
Bağlantılıyız ama kopuğuz.
Konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz.

Çünkü nezaket kaybolursa, insan yarım kalır.
Ve biz yarım kaldık.

Belki de bu yüzden içimizde bir boşluk var.
Adını koyamadığımız bir eksiklik…
Gece yastığa başımızı koyduğumuzda sızlayan o his…

Tolstoy boşuna söylememiştir.
“İnsan, başkalarının hayatına dokunduğu ölçüde insandır.”
Biz dokunmaktan vazgeçtik.

Çünkü diğer yarımızı kaybettik.
O yarı; selamdı, merhametti, nezaketti, hal hatırdı.
O yarı; insanı insan yapan şeydi.
Mevlana’nın işaret ettiği gibi, bir insanın değeri, başka bir insana gösterdiği merhametle ölçülürdü.

Ve belki de hala kayıp değil.
Belki sadece bir “günaydın” kadar yakında.
Bir gülümsemenin ucunda.
Bir “kolay gelsin”in içinde…

Çünkü bazen bir gülümseme, bir devrin özeti olabilir.
Ve belki de diğer yarımız nezaketti; fark etmedik.

Belki diğer yarımız, yeniden hatırlamayı bekliyordur.