“Hayat, ertelendiği yerde değil; fark edildiği yerde başlar.”
Sabah sıradan başlar.
Aynı saat, aynı kahve, aynı telaş.
İnsan, bedeninin içinde sessizce büyüyen bir cümleden habersiz yaşar. Ta ki vücut, “Bu bana ait değil” der gibi küçük bir işaret gönderene kadar. Önemsiz sanılır. “Bir şey değildir” denir. Öylesine gidilen bir hastane, aceleyle alınan bir sıra numarası… Hayat, hala kendi hızında akıyordur.
Sonra bir oda.
Beyaz. Fazla beyaz.
Doktorun sesi net ama dünya boğuk…
“Kanser.”
O an zaman kırılır.
Geçmiş, gelecek ve şimdi aynı noktada düğümlenir.
Beyin bunu reddeder, kalp anlamaya çalışır, beden donar.
“Ben miyim?”
“Burada mıyım?”
“Şimdi ne olacak?”
Ölüm ilk kez bu kadar yakındır. Bir kavram değil artık; nefesini ensende hissettiğin bir gerçekliktir. Yaşamak bir anda çok güzel, bir o kadar da anlamsız görünür. Aynı anda hem kaçmak istersin hayattan, hem de ona sımsıkı sarılmak.
Akla ilk düşen çocuklardır.
Sevdiklerin.
Yarım kalmış cümleler, söylenememiş sözler, ertelenmiş “sonra”lar.
Bir film şeridi gibi akar hayat gözlerinin önünden; ama sen sahnenin dışındasındır. O film sürerken sen bir hastane odasında, saate bakarak zamanı durdurmaya çalışırsın.
Süreç başlar ve hayat yavaşlar.
Ameliyatla beden açılır, kemoterapiyle sabır damarlardan akar, ışın sessizce iz bırakır. Akıllı ilaçlar umut taşır ama bekleyiş ağırdır. Tedavi bedeni hırpalarken ruhu sınar. İnsan bu yolculukta şunu öğrenir ki…
İyileşmek bir sonuçtur, dayanmak ise başlı başına bir güçtür.
Hiçbiri adını tam koyamaz yaşadığın yorgunluğun. Serumlar damla damla akarken, hayat da aynı sessizlikle akar ama sen ona yetişemezsin. Koridorlar uzundur; adımlar kısadır. Odalar birbirine benzer; günler birbirine karışır. Hemşirelerin sesi bazen umut olur, bazen sadece bir “dayan” hatırlatması.
Ayna başka birini gösterir.
Saçlar gider, kilo gider, güç gider.
Ama asıl giden, kontrol duygusudur.
İyileşme ihtimaliyle iyileşmeme korkusu aynı yatağa oturur. Hangisinin kalacağı belli değildir.
Aile yanındadır. Sessizce.
Bazen konuşmadan, bazen sadece elini tutarak.
İnsan en çok orada anlar. Güç, her zaman ayağa kalkmak değildir. Bazen yere oturup ağlayabilmektir.
Zaman hastane odasında farklı işler.
Geçmez.
Genişler.
Ağırlaşır.
Gözlerin ya kapıdadır, güzel bir haber gelir mi diye… ya da pencerede, gökyüzüne takılı kalır.
“Bir iyileşsem…” dersin.
“Bir dışarı çıksam…”
“Bir yürüyebilsem…”
“Koşsam…”
“Yorulsam…”
İşte orada öğrenirsin.
Yürümenin mucize olduğunu.
Koşmanın lüks değil, armağan olduğunu.
Çalışmanın, yorulmanın, terlemenin bile ne kadar kıymetli olduğunu.
Kanser, hayattan koparmaz sadece.
Hayatın içinden geçirir insanı.
Her şeyi soyup, geriye en çıplak gerçeği bırakır.
Yaşamak, sandığımızdan çok daha kırılgan; ama tam da bu yüzden çok daha değerlidir.
Kimisi iyileşir.
Kimisi iyileşemez.
Ama herkes değişir.
Ve o değişim, rakamlara sığmaz.
Dosyalara girmez.
İstatistiklerde görünmez.
Bugün yürüyebiliyorsan, bugün nefes alıyorsan, bugün sevdiklerine dokunabiliyorsan…
Hayat, tam şu anda, tüm kırılganlığıyla seninledir.
Ve bu, küçümsenecek bir şey değildir.
SON SÖZ
Kanser, kapıyı çalmadan girer.
Ne zamanı sorar, ne planları bekler.
“Sonra” dediğin her şey, bir anda “keşke”ye dönüşebilir.
Bu yüzden hayatı erteleme.
Belirtileri küçümseme.
Kontrolleri geciktirme.
Çünkü erken fark edilen her şey, hayata tutunmak için yeni bir şanstır.
Güç, sadece iyileşmek değildir.
Güç; fark etmek, kabullenmek ve zamanında adım atmaktır.
Kanser ihmale gelmez.
Bir ihmal, bir ömürden çalabilir.