Bu yazı bir yatırım tavsiyesi değil, toplumsal bir durum tespitidir.

Hani bir söz vardır; “Mal canın yongasıdır” diye. Ama son yıllarda yaşananlar, canımızı mı yoksa malımızı mı kurtarmaya çalıştığımızı unutturdu bize. Sürekli gözlerimiz ekranda, sayılar iniyor, çıkıyor. Bir sabah uyanıyoruz ki, ekran kıpkırmızı. Ama kimse asıl gerçeği konuşmuyor.

Biz zenginleşmiyoruz, sadece daha azına razı edilmek için profesyonelce bir tiyatronun içine çekiliyoruz. Her şey dolarla başladı. Paramızın değerini dolara bağladılar, sonra doları bir korku sopası gibi başımızda salladılar. O yetmedi, “Altın güvenli limandır” dediler. İnsanlar dişinden tırnağından artırdığını yastık altına, o sapsarı güvenceye yatırdı. Sonra ne mi oldu? Bir gece yarısı operasyonuyla, dev bankaların raporlarıyla o limanı darmadağın ettiler.

Bu sadece bir his değil, rakamların soğuk gerçeği. Bundan on-on beş yıl önce asgari ücretle kaç tam altın alınabiliyordu, bugün kaç tane alınabiliyor? Eskiden bir memur emekli ikramiyesiyle başını sokacak bir ev, altına bir araba çekebiliyordu, bugün aynı ikramiye ancak o evin tadilat masrafına yetiyor. Aslında biz aynı parayı kazanmıyoruz biz, her geçen gün daha küçük parçalara bölünmüş bir pastadan, daha büyük bir iştahla pay almaya zorlanıyoruz.

Şimdilerde sahnede gümüş var. “Geleceğin altını” dediler, “endüstride her yerde var” diye parlattılar. İnsanlar altına gücü yetmeyince gümüşe sarıldı. Ama oyun aynı oyun, fiyatları bir aşağı, bir yukarı sallayıp küçük yatırımcının midesini bulandırıyorlar. Siz ekran başında “eyvah” deyip elinizdekini panikle çıkarırken, Londra’nın, New York’un dev kasalarına o gümüşler ton ton giriyor. Sizin “kaybettim” dediğiniz yerde, birileri sadece mülkiyeti el değiştiriyor.

Sırada platin mi var? Yoksa bu da henüz adı konmamış bir söylenti mi… Belki de atı alan çoktan Üsküdar’ı geçti, biz sadece yeni hikayeyi dinliyoruz. Hatta şimdi de “Bakır da çok değerli, stratejik maden” masalları fısıldanmaya başlandı. Önce dolarla kandırıldık, altınla teselli bulduk, gümüşle oyalandık, şimdi bakıra “fırsat” diye bakmamız isteniyor. Yarın demiri, öbür gün tuncu “değerli” diye önümüze koyarlarsa şaşırmayın.

Peki, bu girdaptan nasıl çıkılır? Bu finansal hipnozdan kurtulmanın bir yolu yok mu?

Elbette var. Ama bu yol, ekranlardaki yanıp sönen grafiklerden geçmiyor. Gerçek zenginlik, başkasının fiyatını belirlediği madenleri kovalamak değil, kendi değerini üretebilmektir. Sistemin bizi mahkum ettiği bu "değerli metal" sarmalından kurtulmanın yolu, finansal okuryazarlığı bir hayatta kalma becerisi haline getirmekten geçiyor.

✔️Fiyatı değil, değeri takip edin; Bir şey çok parlatılıyorsa, o şeyin pazarlama bütçesi sizin cebinizden çıkacaktır.
✔️Sürüden ayrılın; Herkesin koştuğu maden, zaten zirvesini görmüştür.
✔️En büyük yatırım; eldeki üç beş kuruş gümüşü beklemek değil, o parayı sistemin dişlileri arasında ezdirmeyecek üretim alanlarına, toprağa veya bizzat kendi yeteneklerinize yönlendirmektir.

Bu bir yükseliş hikayesi falan değil. Bu, cebimizdeki paranın ismi değiştikçe aslında ne kadar yoksullaştığımızın hikayesi. Eskiden ev hayali kuran bu millet, şimdi elindeki üç beş kuruş gümüşün derdine düşürüldü. Değer artmıyor kardeşim, sadece bizim ölçü birimimiz küçülüyor. Bizi bir alt lige, daha ucuz bir hayata, daha değersiz bir metale razı ediyorlar.

SON SÖZ
Manşetlere değil, hareketlere bakın. Grafiklere değil, kimin sattığına, kimin topladığına bakın.
Kazanmak istiyorsanız size sunulan "yeni fırsatlara" değil, elinizden alınmaya çalışılan "asli değerlerinize" sahip çıkın. Çünkü bir şey size “kazandırıyor” gibi sunuluyorsa, bilin ki o tren çoktan başkalarını indirmiştir. Biz zenginleşmiyoruz, sadece sistemin yeni oyunlarına ikna ediliyoruz.

Oyunun kurallarını bilenler değil, oyuna girmeyi reddedip kendi oyununu kuranlar ayakta kalacaktır.