86 milyonluk ülkede icra dosyası sayısı 25 milyona dayanmış. Rakam büyük ama asıl mesele sayı değil, ne anlattığı.
Bugün Türkiye’de icra, istisna olmaktan çıktı. Neredeyse her aile ya doğrudan ya dolaylı bu tabloyla tanışık. Bir akrabanın borcu, bir komşunun kirası, bir arkadaşın kredi kartı… İcra artık haber değeri taşımıyor çünkü hayatın olağan bir parçası haline geldi.
Eskiden insanlar icra lafını duyunca irkilirdi. Şimdi ise “kaç dosya var?” diye konuşuluyor. Çünkü tek bir borç yok; kredi kartı var, ihtiyaç kredisi var, faturalar var. Borç, zincir gibi birbirine ekleniyor.
Kimse keyfinden borçlanmıyor. Kimse “icralık olayım” diye yola çıkmıyor. İnsanlar ay sonunu getirmek için kart çeviriyor, taksit yapıyor, öteleyebildiğini öteliyor. Yetmeyince de dosya açılıyor.
Sorun şu: Çalışmak artık geçinmeye yetmiyor. Maaş yatıyor ama daha ayın ortasında bitiyor. Ev kirası, market, çocuk masrafı derken geriye sadece borç kalıyor. Borçla kapatılan her açık, bir sonraki ay daha büyük bir boşluk bırakıyor.
İcra daireleri dolu ama bu doluluğun nedeni bireysel savurganlık değil. Asıl mesele, gelirin hayatın hızına yetişememesi. İnsanlar kısıp kısmaya çalışıyor ama kısacak yer kalmadı.
25 milyon icra dosyası, aslında tek bir şeyi söylüyor:
Bu ülkede borç artık tercih değil, mecburiyet.
Ve bu tabloyu sadece rakamlarla anlatmak, gerçeği eksik bırakıyor. Çünkü her dosyanın arkasında ertelenmiş bir hayat, sıkışmış bir aile, susarak taşınan bir yük var.
İcra kapıya dayandıysa, bunu sadece borçluların sorunu gibi görmek büyük hata olur. Çünkü bu tablo, hepimizi ilgilendiriyor.