Güneş doğuyor, sabah uyanıyoruz. Bir ülke daha uyanıyor bizimle birlikte. Ama kimse güne, “Bugün neyi düzeltebilirim?” diye başlamıyor. Herkesin zihnindeki ilk soru, bir savunma kalkanı gibi.

“Bugün başıma bir şey gelir mi?”

İşte asıl trajedi burada başlıyor. Bu toplumda kimse kendini kötü biri olarak görmüyor. Kimse aynaya bakıp “Ben yanlış yaptım” demiyor. Ama garip bir şekilde her şey yanlış gidiyor. Adalet aksıyor, emek değersizleşiyor, umutlar umutsuzca valizini toplayıp gidiyor. Ortada çok tanıdık, çok tehlikeli bir hayalet dolaşıyor.

“Beni ilgilendirmez.”

Bu cümle artık bir korunma refleksi değil; bir kaçış, bir alışkanlık, hatta bir yaşam biçimi haline geldi. Oysa alışmak, sessiz bir vazgeçiştir. Alıştığımız her yanlışta, hayattan biraz daha el çekiyoruz. Bir adım değil; bir bakış, bir itiraz, bir ses eksiliyor içimizden.
Yanlışı görüyoruz. Haksızlığı biliyoruz. Ama konuşmanın bir bedeli var; susmanın ise en azından kısa vadede konforlu bir güvenliği. Unuttuğumuz şey ise:

Sessizlik tarafsız değildir.
Sessizlik, mevcut yanlışa verilmiş en güçlü oydur.

Biz sustukça başkası cesaret buluyor. Biz geri çekildikçe, adaletsizlik boşalan alanı hızla dolduruyor. Kimse yoksulluğu haykırmıyor artık. İnsanlar sadece yoruluyor. Sessizce, usul usul, kimseyi rahatsız etmeden tükeniyorlar. Çünkü bu ülkede gürültü değil, yorgunluk büyüyor.
Eksik olan kötülük değil, seyirciliktir.
İş yerinde mobbinge uğrayan arkadaşımıza bakarken başımızı çeviriyoruz.
Sokakta hırpalanan hakikati görmezden geliyoruz.
Evde çocuklarımıza “dürüst ol” derken, dürüstlerin nasıl yalnızlaştığını bir ibret vesikası gibi onlara izletiyoruz.
Sonra da şaşırıyoruz:

“Neden bu hale geldik?”

Yanlışı yapanlardan çok, yanlışa göz yumanlar çoğaldı. Bir ülkede herkes masumsa ama hiçbir şey düzelmiyorsa, orada artık vicdan değil, mantık hatası vardır. "Nasıl olsa değişmez" düşüncesi, adaletsizliğin en büyük yakıtıdır. Bugün en pahalı şey ekmek değil, cesaret; en zor bulunan şey para değil, samimiyettir.

Peki, bu sarmaldan nasıl çıkılır?

Bir toplum yanlışlarla değil, kanıksanmış yanlışlarla çöker. Eğer bir gün toparlanacaksak; bu devrimsel gürültülerle değil, masadaki o küçük ama eğilmeyen itirazlarla olacak.

Kantinde haksızlığa uğrayan birine "Yanındayım" diyebilmekle, yanlış bir evraka imza atmayı reddetmekle, "Hayır" demenin onurunu, konforlu bir köleliğe tercih etmekle başlayacak.

SONSÖZ
Herkesin masum olduğu bir yerde suçlu, kolektif sessizliktir.

Susmak bizi hiçbir fırtınadan korumadı, sadece fırtınanın bizi evimizde, yatağımızda yakalamasına neden oldu.