Son yıllarda kamuoyunda giderek daha fazla hissedilen, öğretmenlik mesleğini değersizleştirmeye yönelik uygulamalar hız kesmeden devam ediyor.

Özellikle etüt merkezleri ve özel kolejlerde öğretmenlere reva görülen çalışma koşulları, her fırsatta dile getirilen “saygın meslek” söylemiyle taban tabana zıt bir tablo ortaya koyuyor. Kâğıt üzerinde kutsanan, sözle yüceltilen öğretmenlik; uygulamada giderek daha fazla yıpratılan, görmezden gelinen bir meslek hâline geliyor.

Sormak gerekiyor: Öğretmene oturmasın diye sandalye verilmemesi reva mıdır?

Öğretmenler odasında suyun dahi esirgenmesi kabul edilebilir mi?

“Bu tahta kalemlerini sen bitirdin hocam” gibi küçük ama onur kırıcı suçlamalar normalleştirilebilir mi?

Gün içinde 12 saate varan ders yüküne rağmen, 40 dakikalık aralarda dahi “boş durmayalım hocam” uyarılarıyla karşılaşan öğretmenlerden söz ediyoruz. Dinlenmesi, düşünmesi, kendini yenilemesi gereken eğitimciler; adım adım makineleşmiş bir sistemin dişlisi hâline getirilmeye çalışılıyor.

Gelin, bir öğretmenin bir gününü birlikte düşünelim. Sabahın erken saatlerinde okula gelen öğretmen, derse girmeden önce ayakta beklemek zorunda bırakılıyor. Gün boyu süren dersler arasında ne bir sandalye ne de sessizce nefes alabileceği bir alan var. Öğrencilerin sınıflara yönlendirilmesi, derse başlamaları gerektiğinin duyurulması yine öğretmenin görevi oluyor. Zili dahi olmayan kurumlarda, “Ders başladı!” diye sesini duyurabilmek için koridorlarda bağırmak zorunda kalan meslektaşlarım var.

Öğle arası ise dinlenme anlamına gelmiyor. Aksine yeni görevlerin yüklendiği kısa bir zaman dilimine dönüşüyor. On iki saatlik dersin karşılığında verilen yalnızca kırk dakikalık o sözde “koca” öğle aralarında öğretmen, tercihler yapmak zorunda bırakılıyor: Yemek mi yesin, bir kahveyle ayakta kalmaya mı çalışsın, yoksa gelen telefonlara mı cevap versin? Ne yapılırsa yapılsın, gün bitiminde geriye yalnızca yorgunluk kalıyor.

Sürekli denetlenen, dinlenme hakkı elinden alınan öğretmenlerde zamanla tükenmişlik sendromunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu durum yalnızca bireysel bir sorun değil; doğrudan eğitim kalitesini etkileyen ciddi bir toplumsal problemdir. Tükenen öğretmen üretken olamaz; üretken olmayan bir eğitim sistemi ise ilerleyemez.

Oysa öğretmen yalnızca ders anlatan bir çalışan değildir. Öğretmen; bir neslin bakış açısını, değerlerini ve geleceğini şekillendiren temel unsurdur. Buna rağmen öğretmenlik mesleği, özellikle özel eğitim kurumlarında, giderek daha güvencesiz, itibarsız ve yıpratıcı bir alan hâline getirilmektedir.

Bu tablo karşısında, Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri kulaklarımızda yankılanmalıdır: “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır.”

Öğretmeni yoran, susturan ve değersizleştiren bir sistem; yalnızca öğretmeni değil, geleceği de tüketir. Öğretmenliğin saygınlığı nutuklarla değil, insanca çalışma koşullarıyla korunur. Çünkü öğretmen ayakta kalırsa, toplum da ayakta kalır.