Hayatımız boyunca huzurun peşinden koştuğumuzu söyleriz. Daha sakin bir hayat, daha az stres, daha az kavga, daha az sorun isteriz. Ama işin ilginç yanı, bazen tam tersi davranırız. Huzur kapımızı çaldığında onu içeri almak yerine, farkında olmadan yeniden kaosa döneriz.

Peki neden?

Bir insan gerçekten kaosu sever mi?

Belki de mesele kaosu sevmek değildir. Belki mesele, kaosa alışmış olmaktır.

Çocukluğundan itibaren tartışmaların eksik olmadığı bir evde büyüyen biri için sessizlik huzur değil, tedirginlik yaratabilir. Sürekli krizlerle mücadele eden bir insan için sakin günler boşluk hissi doğurabilir. Çünkü insan, her zaman iyi olana değil, alışık olduğu şeye yönelme eğilimindedir.

Bu durum yalnızca aile içinde değil, ilişkilerde de kendini gösterir. Sürekli ayrılık-barış döngüsü yaşayan, sevgiyle kavgayı birbirine karıştıran insanlar vardır. Onlar için ilişki ne kadar yorucuysa o kadar gerçek görünür. Oysa sağlıklı bir ilişki, her gün savaş vermeyi değil, birlikte huzur bulabilmeyi gerektirir.

Toplum olarak da biraz böyle değil miyiz?

Gündem sakinleştiğinde yeni bir tartışma arıyor, bir konu kapanmadan diğerine koşuyoruz. Sosyal medyada en çok öfke konuşuluyor, en çok kavga ilgi görüyor. Sakinlik dikkat çekmiyor, kriz ise manşet oluyor. Sürekli hareket halinde olan bir dünyanın içinde huzur, neredeyse unutulmuş bir duyguya dönüşüyor.

Oysa huzur sıkıcılık değildir. Huzur, insanın kendisiyle kavga etmemesidir. Her gün yeni bir mücadele yaratmak zorunda hissetmemesidir. Sürekli fırtına beklememesidir.

Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:

Kaosu gerçekten seviyor muyuz, yoksa huzurun nasıl bir şey olduğunu unuttuğumuz için mi ona yabancı hissediyoruz?

Çünkü bazen insanın en büyük alışkanlığı, onu en çok yoran şey olabilir.