Olmamalıydı.
Ama bu ülkede oldu.

Çünkü emeklilik, bir statü değil, bir haktı.
Garibanlık ise bir kimlik değil, zorla giydirilmiş bir haldir.

Garibanlıktan emekli olunmaz. Çünkü garibanlık, çalışırken yaşanmaması gereken bir yoksunluktu, emeklilikte ise dinlenmenin yerine geçen bir mahcubiyet oldu.

Emekli, gariban olmak için çalışmadı. Bir ömür üretmek, vergisini vermek, çocuğunu okutmak, devlete yaslanmadan ayakta durmak için çalıştı. Ama günün sonunda kendisine düşen, huzur değil, hesap defteri oldu.

Gariban, baştan gariban değildi.
Garibanlaştırıldı.

Bir zamanlar emeğiyle ayakta duran insanlar, bugün “idare et” denilen bir hayatın içine sıkıştırıldı. Emeklilik, yoksulluğun başka bir adı haline getirildi. Maaş bağlandı ama itibar eksildi. Para yatırıldı ama hayat çekildi.

Garibanlık, emekliliğin doğal sonucu değildir.
Bu, bir kader de değildir.
Bu, bir tercihin sonucudur.

Bir ülkede emekliler garibansa, sorun onların çalışmamış olması değildir. Sorun, çalışmış olmalarının karşılığını alamamış olmalarıdır.

Asıl soru…?
Garibandan emekli olur mu değil…
Emekliyi gariban yapan ne oldu?

Cevabı herkes biliyor.
Ama en çok da susanlar bu yükü taşıyor.

Çünkü bu ülkede gariban, hala sesini yükseltmez. Ama yükü, hala dünyanın en ağır yüküdür.

İşte tam da bu noktada, yoksulluk yalnızca bir ekonomik tablo olmaktan çıkar, vicdanla, adaletle ve sorumlulukla yüzleşme meselesine dönüşür.

Hak helal etmek…

Emek, alın teri, bir ömür…
Bunlar helalleşilecek şeyler midir?

Bu ülkeye çalışarak omuz vermiş bir nesil, bugün “hakkını helal etmesi” beklenen bir kalabalığa dönüştürülmüştür. Oysa mesele helallik değildir, mesele insanca yaşama hakkıdır.

Bugün emekli, sadece geçinemiyor değil.
Aynı zamanda geçmişiyle gurur duyamıyor, geleceğe dokunamıyor. Geçmişle geleceğin, şimdiki zamanda buluşamaması tam da budur.

Ve bu ülkenin en ağır yükü, en görkemli binaların omuzlarında değil; en sessiz, en mahcup, en çok susan yüreklerde taşınıyor.

Gariban mı hakkını helal edecek?
Emekli, hakkını kime helal edecek?
Neyi helal edecek?

Bir ömür çalışılan yılları mı?
Gençliğini mi?
Sağlığını mı?
Ödenen vergileri mi, eksik yatan primleri mi, tutulmayan sözleri mi?

Hak helal etmek, iki kişi arasında olur.
Emeğin karşılığı alınmışsa, bir gönül borcu kalmışsa olur. Ama ortada karşılığı verilmemiş bir ömür varsa, helallik vicdanı olanın işidir.

Emekli, kimden helallik istenen taraf değildir.
Emekli, helallik borcu olan tarafın karşısındadır.

Garibanın verecek helalliği yoktur, çünkü ona zaten hakkı verilmemiştir.

Bir ülkede emekliden helallik isteniyorsa, orada bir yanlışlık değil, bir yüzsüzlük vardır.

Çünkü helallik, eksilenin değil, eksiltenin meselesidir.

Emekli, hakkını helal edecekse bile, önce şu sorunun cevabı verilmelidir.
— Hangi hakkı aldın ki, hangisini helal edeyim?

Geçmişi elinden alınmış, bugünü borçla örülmüş, geleceği torununun gözlerinden kaçırılmış bir insandan “helallik” beklemek,
yaraya tuz basmak değil, yarayı inkar etmektir.

Bu yüzden mesele helallik değildir.
Mesele, hesaplaşmadır.

Hesap, ödenmeyen emeğin, karşılığı verilmeyen yılların, susarak taşınan yoksulluğun hesabıdır.

Bu ülkede en ağır yük, ne bütçede ne de tablolardadır. O yük, hala çaresizliğin içinde çare aramaya çalışan emeklinin yüreğindedir.

Gariban helal etmez.
Gariban, hakkını ister.

Bu sözler bir sitem değil, bir kayıttır. Susturulmuş yılların, ötelenmiş emeğin kaydı. Emekli yük değildir, bu ülke onun omuzlarında yükselmiştir. Bugün istenen helallik değil, ödenmesi gereken bir borçtur.

Çünkü susmak rıza değildir.
Gariban helal etmez.
Gariban, hakkını ister.

SONSÖZ
Emekliyi yoksulluğa alıştırmayın, emeğinin karşılığını verin. Sadaka dili değil, hak dili konuşun. Garibanlığa çözüm merhamet değil, adalettir.