Bu hafta sizlerle son zamanlarda sık sık aklıma gelen bir soruyu paylaşmak istiyorum. Belki siz de zaman zaman kendinize sormuşsunuzdur.

Hayat bu kadar hızlı akarken, sorumluluklar bu kadar artmışken, geçim derdi kapımızdan eksik olmazken insan gerçekten “mandıra filozofu” gibi yaşayabilir mi?

Biliyorsunuz, bir dönem hepimizin diline dolanan bir film vardı: Mandıra Filozofu. Filmdeki karakter, hayatın telaşından uzak, doğayla iç içe, sade bir yaşam sürüyordu. Azla yetinen, fazla istemeyen, huzuru büyük

şehirlerin karmaşasında değil, küçük şeylerde bulan bir adam…

O filmi izleyen birçok insanın içinden aynı cümle geçmişti:

“Keşke ben de böyle yaşayabilsem…”

Gerçekten de insan bazen her şeyi bırakıp uzaklara gitmeyi hayal eder. Telefonun susmadığı, faturaların

bitmediği, sorumlulukların sırtımıza ağır bir yük gibi binmediği bir hayat…

Sabah uyandığında telaşla saate bakmak zorunda kalmadığın bir gün…

Akşam olduğunda “yarın nasıl olacak?” diye düşünmeden başını yastığa koyabildiğin bir gece…

Ama hayat çoğu zaman hayaller kadar sade değildir. Bugün sokakta yürürken insanların yüzüne dikkat edin.

Çoğu insanın bakışında aynı yorgunluğu görürsünüz. Bir tarafta iş hayatının baskısı, bir tarafta evin giderleri, bir

tarafta çocukların ihtiyaçları… Ve bütün bunların arasında sıkışıp kalan bir insan.

Hele ki bayram zamanı yaklaştığında bu duygular daha da belirginleşir.

Eskiden bayramlar başka bir heyecan taşırdı. Çocuklar sabah erkenden kalkar, yeni kıyafetlerini giyer, büyüklerin ellerini öpmek için kapı kapı dolaşırdı. Büyükler ise ceplerinde hazırladıkları küçük harçlıkları çocukların avuçlarına bırakırken yüzlerinde ayrı bir mutluluk olurdu.

Çünkü bayram sadece bir takvim günü değildi. Bayram, paylaşmanın ve sevinci büyütmenin adıdır.
Bugün ise birçok insan için bayram yaklaşırken içten içe başka bir hesap başlıyor.

“Torunlar gelecek…”

“Çocuklar kapıyı çalacak…”

“Harçlık verebilecek miyim?”

Bu sorular özellikle emeklilerin ve dar gelirli insanların zihnini meşgul ediyor.

Bir dedenin, bir ninenin en büyük mutluluğu nedir bilir misiniz? Torununun yüzünü güldürebilmek…

Ama hayat bazen insanı öyle bir noktaya getiriyor ki, bir avuç harçlık bile insanın içini düşündürmeye yetiyor. Çünkü mesele paranın miktarı değil; mesele, insanın sevdiklerine karşı mahcup hissetmesidir.

Oysa bayramların ruhu bambaşkadır. Bayram; gönüllerin zengin olduğu günlerin adıdır.
İşte tam da bu noktada akla o soru geliyor:

Hayat bu kadar zorken mandıra filozofu gibi yaşamak mümkün mü?

Belki gerçekten her şeyi bırakıp doğanın içinde sade bir hayat kurmak çoğumuz için mümkün değildir. Çünkü hayat dediğimiz şey yalnızca kendimizden ibaret değildir. Ailemiz vardır, çocuklarımız vardır, sorumluluklarımız vardır. İnsan sadece kendisi için yaşamaz.

Ama bu, hayatın içindeki huzuru tamamen kaybetmemiz gerektiği anlamına da gelmez.

Belki mandıra filozofu gibi yaşayamayız ama onun bize hatırlattığı bir şey vardır: Mutluluk bazen sahip olduklarımızın çokluğunda değil, içimizdeki huzurun varlığındadır.

Bir çocuğun bayram sabahı kapıyı çalması…

Bir torunun dedesine sarılması…

Bir annenin evladının başını okşaması…

Bir dostun kapıyı çalması…

İşte hayatın en gerçek zenginliği bazen bu küçük anlarda saklıdır.

Bugünlerde bayram yaklaşırken bir şeyi unutmamak gerekiyor. Bayram sadece bir tatil değildir. Bayram, bir araya gelmenin, hatırlamanın ve hatırlanmanın adıdır.

Büyüklerimizin kapısını çalmak, ellerini öpmek, onlarla bir çay içmek… Belki de yıllar sonra hatırlayacağımız en kıymetli anlar bunlar olacaktır.

Çünkü hayat geçiyor…

Ve insan en çok anı biriktirdikleriyle zenginleşiyor.

Bu bayram belki çok büyük sofralar kuramayabiliriz. Belki cebimizdeki harçlık eskisi kadar bol olmayabilir. Ama

gönlümüzdeki sevgi eksik olmasın.

Bir ziyaret, bir sarılma, bir hal hatır sorma…

Bazen en büyük bayram hediyesi budur.

Şimdiden herkesin bayramını yürekten kutluyor, büyüklerinizle bol bol anı biriktireceğiniz, küçüklerin yüzünü güldüreceğiniz güzel bir bayram geçirmenizi diliyorum.
Bir sonraki hafta başka bir konuyla buluşmak ümidiyle…