Bu haftaki köşe yazımda, son zamanlarda çarşıda, pazarda, dükkân önlerinde en çok hissedilen ama en az duyulan acıyı konuşmak istedim. Çünkü mesele bir ürünün rafta durup durmaması değil. Mesele, insanın o rafa uzanacak gücünün kalmaması. Mesele, esnafın sabah dükkânını açarken içinden geçen “Bugün nasıl dönecek?” sorusuna artık cevap bulamaması.
Resmî kayıtlara göre ticaret siciline yansıyan kapanan işletme sayısı 2024 yılında 50.342’ye çıktı. 2025’te bu sayı daha da yükselerek 50.832 oldu. 2026’nın ilk üç ayında ise geçen yılın aynı dönemindeki 10.595 kapanış baz alındığında sayı yaklaşık 10.593 seviyesinde seyrediyor. Yani daha yılın başında bile insanın içini daraltan bir tablo var ortada.
Bu rakamları kuru bir sayı gibi okuyup geçmek kolay. Ama her kapanan işletmenin arkasında bir aile, bir borç defteri, ertelenmiş bir umut, susarak taşınan bir yorgunluk var. Kepenk kapanınca sadece bir dükkân kapanmıyor. İçerideki yıllar, emek, alışkanlık, çevre, güven ve insanın kendi ayakları üzerinde durma duygusu da yara alıyor.
Bugün esnafın yaşadığı sıkıntıyı sadece “işler durgun” diye anlatmak bence eksik kalır. Çünkü işler sadece durgun değil, denge bozuk. Malı dolarla, euroyla ya da sürekli artan maliyetlerle alıyorsun; ama dönüp memleket insanına Türk lirasıyla satıyorsun. Üstelik kar koysan müşteri kaçıyor, koymasan sen eriyorsun. Böyle bir denklemde ayakta kalmak maharet değil, neredeyse mucize haline geliyor.
Eskiden bir dükkânın kapısı açıldığında içeride umut olurdu. Şimdi birçok iş yerinde ilk hissedilen şey kaygı. Kira var, elektrik var, vergi var, sigorta var, personel gideri var. Daha siftah olmadan günün yükü omuza biniyor. Akşam kasa kapanıyor ama hesap kapanmıyor. İnsan eve giderken sadece yorgun gitmiyor, biraz kırılmış gidiyor, biraz da mahcup gidiyor.
Bir başka yara da kredi kartı düzeni. Kâğıt üstünde satış var gibi görünüyor ama işin gerçeği öyle değil. Taksit arttıkça insanlar bugünün değil, yarının parasını harcıyor. Esnaf ise sattığı ürünün parasını tam alamıyor. Banka komisyonu, pos kesintisi, vade farkı derken kazanç yine başkasına gidiyor. Piyasa dönüyor gibi görünüyor ama dönen şey çoğu zaman gerçek bereket değil, borcun kendi etrafında dönmesi oluyor.
Faiz meselesi ise başlı başına bir çıkmaz. İşini döndürmek isteyen esnaf krediye sarılıyor, sonra aldığı nefesin bedelini kat kat geri ödüyor. Bugün birçok küçük işletme para kazanamadığı için değil, borcun hızına yetişemediği için kapanıyor. Kredi artık can suyu olmaktan çıktı, çoğu zaman boyna bağlanan taş gibi duruyor. İnsan çalıştıkça rahatlamıyor, çalıştıkça borcunun peşinden koşuyor.
Bir de işin en can yakan tarafı, yaşanan bu büyük sıkışmanın karşısında yeterli duyarlılığın gösterilmemesi. Esnaf kendisine lütuf istemiyor. Sadece sesinin duyulmasını, yükünün görülmesini, gerçek şartlara göre konuşulmasını istiyor. Çünkü sahada yaşananla ekranda anlatılan arasında ciddi bir mesafe var. İnsan bu mesafeyi görünce kırılıyor.
En acı tarafı da şu; bütün bunları yaşayan insanlar yardım istemekten çok görülmek istiyor. “Bizi anlayın” diyorlar. Çünkü masa başında kurulan cümlelerle sokaktaki gerçek aynı değil. Bir dükkânda bir gün geçirseniz, birçok rapordan daha gerçek bir tabloyla karşılaşırsınız.
Artık şunu açık açık söylemek gerekiyor: Bu ülkede sorun sadece fiyatların artması değil. Sorun, gelirle giderin birbirinden kopması. Sorun, insanın çalıştığı halde yetememesi.
Haftaya bir başka önemli konuyla buluşmak üzere.