Bu hafta sizlerle, köşe yazılarımı okuyan değerli bir dostumun “Artık kredi kartım yok, kredi kartlarım var” diye dertlenişinden yola çıkarak, hepimizin evine uğrayan ama kimsenin kapıda karşılamak istemediği bir gerçeği konuşmak istiyorum: kartın kolaylığı büyürken, borcun yükü sessizce büyüyor.
Bir zamanlar kredi kartı “işimi pratikleştirdi” cümlesinin devamıydı. Şimdi çoğu hanede “ay sonuna nasıl yetişeceğiz” sorusunun ilk cevabı. Market alışverişi bir kartta, akaryakıt diğerinde, çocuğun okul gideri üçüncüsünde… Üstelik her kart, bir diğerini kapatmak için kullanıldığında, hayatın takvimi de karışıyor. Ayın biriyle on beşi arasında nefes alıp, ayın yirmisinden sonra düğümlenen bir düzen… İnsan, daha maaşı eline geçmeden onu kart ekstrelerinde görmeye başlıyor. Yani gelecek ayın emeği bugüne çekiliyor.
Bunu yalnızca duyguyla anlatmak eksik olur; çünkü rakamlar da aynı hikâyeyi söylüyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine göre bireysel kredi kartı kullanan kişi sayısı milyonları aşıyor; toplam borç tutarı ise trilyonlu seviyelerde seyrediyor. Bu sayılar, tek başına soğuk gelebilir. Fakat her bir rakamın ardında bir ev var: akşam sofraya konan ekmeğin hesabı, çocukların ihtiyaç listesi, ev kirası, faturalar… Borç büyürken insanın sesinin kısılması da işte bu yüzden.
Bir de borcun niteliği değişti. “Lüks” kelimesi, çoğu hanede artık “temel”e karıştı. Bugün birçok aile için kart, pahalı bir telefonun değil, bazen bir torba pazarın, bazen bir kutu ilacın, bazen de çocuk servisinin ödeme aracı. TÜİK’in verileri, hanelerin önemli bir bölümünde borç ya da taksit ödeme yükünün bulunduğunu ve bu yükün bir kesim için ağırlaştığını gösteriyor. Yani mesele sadece harcama alışkanlığı değil; gelirle gider arasındaki mesafenin açılması.
Kredi kartı dilimizi de değiştirdi. Eskiden “taksite böldüm” derdik; şimdi “asgariyi kurtardım” diyoruz. Asgari ödeme, ilk bakışta can simidi gibi görünür; fakat çoğu zaman kıyıya taşımak yerine insanı daha derin suya sürükler. Çünkü asgari, borcun kendisini değil, yalnızca bir bölümünü taşır. Kalan kısım, faizle büyür, vade uzar, toplam yük ağırlaşır. Birkaç ay üst üste “asgari”ye düşen kişi, fark etmeden kartın değil kartın kendisini yönettiği bir düzene girer.
Bu baskı yalnızca bütçeyi değil, psikolojiyi de kemirir. Telefon çaldığında irkilmek, mesaj sesiyle tedirgin olmak, gece uykudan “acaba bugün son ödeme günü müydü” diye uyanmak… Borç, insanın zihninde sürekli açık kalan bir sekme gibidir. Üstelik borç konuşulmadıkça büyür. Evde herkes biliyordur ama kimse dillendirmez; sanki kelimeye dökülürse gerçek olacakmış gibi. Oysa gerçek zaten oradadır; konuşmamak, sadece çözümü geciktirir.
İşte bu noktada, düzenleyici adımlar da gündeme geliyor. BDDK’nın düzenlemeleri, belirli koşullarda gecikmiş kredi kartı borçlarının ve ihtiyaç kredilerinin yeniden yapılandırılmasına imkân tanıyabiliyor. Bu, bazı aileler için nefes olabilir. Ancak unutmayalım: yapılandırma, borcu silmez; sadece zamana yayar. Bu nedenle imza atmadan önce toplam geri ödeme tutarını, faiz yükünü ve aylık bütçeye etkisini net görmek şarttır. Nefes almakla iyileşmek aynı şey değildir.
Kendimize bir de şu soruyu soralım: “Benim kartım ne zaman krediye dönüştü?” Çünkü kartın en tehlikeli yanı, “nakit avans” gibi seçeneklerle insanı anlık çözüme çağırmasıdır. Bir defa nakit avansla kapatılan açık, çoğu zaman ertesi ay daha büyük bir açık olarak geri döner. Aynı şekilde, bir karttan diğerine borç aktarmak, sorunu çözmez; sadece yer değiştirir. Borç, yer değiştirdikçe görünmez olur; görünmez oldukça da büyür.
Peki ne yapabiliriz? Önce dili değiştirelim: “Benim borcum” yerine “bizim bütçemiz” diyelim. Evde açık konuşalım; utanmadan, suçlamadan. Sonra kart sayısını değil, harcama başlıklarını azaltalım. Küçük sızıntılar büyük delik açar: gereksiz abonelikleri kapatmak, sık kullanılan uygulamalardaki “kolay ödeme” tuşunu zorlaştırmak, plan dışı harcamayı keser. Mümkünse kartları ikiye, hatta bire indirmek; limiti gelire göre yeniden ayarlamak; harcamayı görünür kılar.
Ödeme tarafında da basit bir yöntem işe yarar: Önce en yüksek faizli borcu hedeflemek ya da “küçükten büyüğe” kapatma yöntemiyle moral kazanmak… Hangisi size uygunsa. Önemli olan, her ay mutlaka asgarinin üstüne küçük de olsa bir tutar koyabilmek. Çünkü asgariyi aşan her lira, borcun “kar topu” gibi büyümesini yavaşlatır. Eğer bütçe izin vermiyorsa, banka ile erken konuşmak, gecikmeye düşmeden çözüm aramak, çoğu zaman masrafları azaltır.
Bir de yazmanın gücünü küçümsemeyin. Bir kâğıda aylık gelir-gideri yazmak, kontrol duygusunu geri getirir. TCMB’nin kartlı harcamaları sektörlere göre izleyen istatistikleri, kartın hayatımızın neredeyse her alanına yayıldığını hatırlatır. Bu yüzden “kartı tamamen bırakmak” her zaman gerçekçi olmayabilir; ama “kartı plana bağlamak” mümkündür. Harcama günleri belirlemek, alışverişten önce liste yapmak, fişleri saklamak, ay sonunda “nereye gitti” sorusunu somutlaştırır.
Gerekirse profesyonel destek alın; belediyelerin, baroların ya da tüketici danışma hatlarının yönlendirmeleri yol gösterir. Evde herkes aynı hedefe bakınca, borç bir sır olmaktan çıkar, plan olur. Ve insan yeniden nefes alır. Gerçekten.
Ve en önemlisi: kendinizi yargılamayın. Bu ülkede insanlar çoğu zaman yanlışın değil, çaresizliğin faturasını ödüyor. Kredi kartı, hayatı kolaylaştırmak için vardır; hayatı karartmak için değil. Kart cebimizde dursun, borç omzumuzda durmasın. Bugün küçük bir adım atın: bir kartı kapatmak, bir gereksiz ödemeyi kesmek, bir aile sohbetini başlatmak… Küçük adımlar, büyük yükleri hafifletir. Bir sonraki hafta başka bir konuyla buluşmak ümidiyle.