Sevgili okurlarım, Burçin Gülbenk’le Hayata Dair köşemde 2025 yılı boyunca bizleri yakından ilgilendiren konuları, siz okurlarıma kendi kalemimden ulaştırmaya çalıştım. Bu köşede yer alan her başlık, hayatın içinden süzülen gerçeklere dayanıyordu. Ekonomiden adalete, trafikten sosyal yaşama kadar gündemimizi belirleyen konuları, süsleyerek değil olduğu gibi ele aldım. 2026 yılında da bu anlayış değişmeyecek; yine sizin sesiniz olmaya, yaşananları görmezden gelmeden yazmaya devam edeceğim.

Bu haftaki konuma gelince…
2025 yılı resmî olarak “Aile Yılı” ilan edilmişti. Aile yapısının korunması, toplumsal bağların güçlendirilmesi sıkça dile getirildi. Ancak yılın sonunda ortaya çıkan tablo, söylenenlerle yaşananlar arasındaki farkı açık biçimde ortaya koydu. Çünkü 2025 yılı içerisinde resmî veriler ve bağımsız izleme raporlarına göre Türkiye’de üç yüzün üzerinde kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Bu rakam bir istatistikten ibaret değildir. Geride kalan çocuklar, parçalanan aileler ve toplumda giderek derinleşen güvensizlik duygusunu temsil etmektedir. Aileden söz ederken, en temel güvenli alanın hâlâ sağlanamıyor olması ciddi bir çelişkidir.

Çocuklar açısından da 2025 zor bir yıl oldu. Akran zorbalığı artık geçiştirilecek, zamanla unutulacak bir mesele değildir. Uzman raporları, zorbalığın hem okul ortamında hem de dijital alanlarda belirgin biçimde arttığını göstermektedir. Bu noktada sorumluluk açıkça ailelere ve okullara düşmektedir. Çocukların ilgiye, alaka görmeye ve ciddiye alınmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. “Takma kafana” ya da “büyütüyorsun” gibi ifadeler çocukları korumaz, aksine yalnızlaştırır. Okulların da yalnızca akademik başarıya değil, çocukların ruh hâline ve davranış değişimlerine odaklanması artık bir tercih değil zorunluluktur.

Patili canlar konusu ise 2025 boyunca toplumun vicdanını en fazla zorlayan başlıklardan biri oldu. Oysa kısırlaştırma gibi bilimsel ve önleyici bir çözüm varken, hayvanları kapasitesi yetersiz barınaklara kapatmak konuşuldu. Bu alanların bir kısmı ne yazık ki koruma değil, bekleme yerlerine dönüştü. Sorun hayvanların varlığı değil, plansızlık ve denetimsizliktir. Kısırlaştırma seferberliği, yerinde yaşatma ve düzenli veteriner kontrolü birlikte yürütülmelidir. Restoranlardan ve yemek üretimi yapan işletmelerden artan gıdaların denetimli şekilde toplanarak mama dağıtımına dönüştürülmesi mümkündür. Barınaklar sürgün alanı değil, geçici bakım noktaları olmalıdır. Hayvanları seven ve sorumluluk almak isteyen yurttaşlara aktif görev verilmesi gerekirken, bu alanların sahipsiz bırakılması vicdanları yaralamıştır.

Trafik ise 2025’te yalnızca bir ulaşım meselesi olmaktan çıkmış, toplumun ruh hâlini yansıtan bir alana dönüşmüştür. İçişleri Bakanlığı ve trafik güvenliği raporları, kazaların büyük bölümünün hızdan değil; öfke, sabırsızlık ve dikkatsizlikten kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Uzmanlara göre ekonomik baskı, uzun çalışma saatleri ve belirsizlik duygusu insanların trafikteki davranışlarını doğrudan etkilemektedir. Yeni trafik cezaları önemlidir ancak ceza artışı tek başına çözüm değildir. Davranış değişikliği sağlanmadıkça sorun kalıcı biçimde çözülemez.

Ekonomik tablo da bu yorgunluğu daha da derinleştirmiştir. 2025’te asgari ücretli ve emekliler için hayat giderek zorlaşmıştır. Yapılan maaş artışları, açıklanan açlık ve yoksulluk sınırlarının gerisinde kalmıştır. Emekliler temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken, asgari ücretle çalışan milyonlar için ay sonunu getirmek başlı başına bir mücadele hâline gelmiştir. Ev kiraları ise denetimsizlik nedeniyle ciddi bir barınma sorununa dönüşmüştür. Barınma temel bir hakken, birçok insan için belirsizlik hâline gelmiştir.

Bütün bu başlıklar bize şunu açıkça göstermektedir: Bu ülkenin sorunu umutsuzluk değil, sorumluluktan kaçıştır. Daha çok konuşarak değil, doğru zamanda doğru adımı atarak yol alabiliriz. Çocukları yalnız bıraktığımızda geleceği, hayvanları görmezden geldiğimizde vicdanı, emeği koruyamadığımızda toplumsal dengeyi kaybediyoruz. 2026’nın gerçekten iyi bir yıl olmasını istiyorsak, beklentilerimizi değil alışkanlıklarımızı değiştirmek zorundayız. Daha adil, daha sakin ve daha duyarlı bir hayat mümkündür. Yeter ki görmeyi, duymayı ve sahip çıkmayı seçelim. Çünkü bu ülke, kaderine razı olmak zorunda değildir.

Haftaya başka bir yazımda buluşmak dileğiyle…