Sevgili okurlarım,
Bu haftaki köşe yazımda içimizi yakan, hepimizi derinden düşündürmesi gereken bir konuyu ele almak istiyorum. Eskiden okul dediğimiz yer, çocuklarımızı güvenle emanet ettiğimiz, geleceğe umutla baktığımız bir ortamdı. Şimdi ise bazı haberleri okurken insanın içi daralıyor, yüreği sıkışıyor.
Daha da can yakıcı olan şu ki; bu olayların içinde artık çocuklar var. Henüz hayatın başında olan, hayal kurması gereken yaşlarda… 14 yaşında, 19 yaşında… Bu yaşlar öfkenin değil, umudun yaşı olmalıydı. Ama görüyoruz ki bir şeyler yolunda gitmiyor.
Hiçbir çocuk bir anda bu noktaya gelmez. Bu çok net. Bir sabah uyanıp kötülük yapmaya karar vermez. O noktaya gelene kadar içinde biriken duygular vardır. Görülmeyen, duyulmayan, önemsenmeyen duygular…
Peki biz nerede eksik kaldık?
Evde mi, okulda mı, yoksa hayatın telaşı içinde birbirimizi unuttuğumuz yerde mi?
Şimdi kendimize dürüstçe bakalım. Kaçımız çocuğumuzla gerçekten konuşuyoruz? Ama yüzeysel değil, gerçekten dinleyerek, anlayarak… Kaçımız onun iç dünyasına dokunabiliyoruz?
Çocuk dediğimiz sadece büyüyen bir beden değil. O bir duygu, bir dünya. Ve o dünya ihmal edilirse, bir yerden sonra kırılıyor.
Bir de değişen hayat var. Eskiden çocuklar sokakta büyürdü. Oyun vardı, arkadaşlık vardı, paylaşım vardı. Şimdi ise ekranlar var. Telefonlar, sosyal medya, kontrolsüz içerikler… Bu dünyanın içinde şiddet de var, öfke de var, duyarsızlık da.
Bunlara sürekli maruz kalan bir çocuk, bir süre sonra bunu normal görmeye başlıyor.
Okullar ise sadece eğitim verilen yerler değil artık. Aynı zamanda çocukların kendini bulduğu, kimlik oluşturduğu alanlar. Ama burada da ciddi eksikler var. Öğretmenler büyük bir yükün altında. Rehberlik sistemleri çoğu zaman yetersiz kalıyor. Ve bazı çocuklar sessizce kayboluyor.
En tehlikelisi de bu zaten… Sessiz kalan çocuklar.
Çünkü anlatan bir yol bulur. Ama içine atan, susan, biriktiren çocuk… İşte orada dikkat etmek gerekir. Biriken her duygu, bir gün mutlaka kendine bir çıkış yolu bulur.
Biz çoğu zaman sonucu konuşuyoruz. Olay olduktan sonra üzülüyoruz, tepki veriyoruz. Ama o noktaya gelene kadar yaşananları gözden kaçırıyoruz.
Belki o çocuk evde anlaşılmadı. Belki okulda dışlandı. Belki kendini hiç değerli hissetmedi.
Bunlar küçük gibi görünür ama bir çocuğun dünyasında çok büyüktür.
Şunu artık açıkça söylemek gerekiyor: Bu mesele sadece güvenlik meselesi değil. Elbette önlemler alınmalı. Ama asıl çözüm, çocukların ruhuna dokunabilmekte.
Bir çocuğa kendini değerli hissettirebiliyor muyuz? Onu yargılamadan dinleyebiliyor muyuz? Sadece başarılı olduğunda değil, düştüğünde de yanında olabiliyor muyuz?
Çocukları büyütürken güçlü olsun istiyoruz ama nasıl güçlü olacağını öğretmiyoruz. Duygularını tanımayı, öfkesini yönetmeyi, konuşmayı öğretmiyoruz.
Sonra da “neden böyle oldu” diye soruyoruz.
Belki de artık en başa dönmemiz gerekiyor. Daha çok dinlemek, daha çok anlamaya çalışmak, daha çok yanında olmak…
Çünkü bir çocuk kendini yalnız hissettiğinde, dünya ona karşıymış gibi gelir. Ve o yalnızlık zamanla öfkeye dönüşür.
Bugün yaşanan her olay bize bir şey anlatıyor. Eğer bu mesajı görmezden gelirsek, yarın daha ağır sonuçlarla karşılaşabiliriz.
Bu yüzden artık sadece üzülmek yetmez. Fark etmek, görmek ve sorumluluk almak gerekir.
Belki de en önemli soru şu: Biz çocuklarımızı gerçekten görüyor muyuz?
Çünkü görülmeyen her çocuk, bir gün kendini yanlış bir şekilde göstermek zorunda kalır.
Ve o gün geldiğinde, iş işten geçmiş olur.
Unutmayalım ki güçlü toplumlar sadece ekonomik olarak değil, ruhen sağlıklı bireylerle ayakta durur. Eğer çocuklarımızın kalbine dokunamazsak, yarın çok daha büyük sorunlarla yüzleşmek zorunda kalırız.
Bu yüzden bugün atacağımız küçük bir adım, yarının büyük bir felaketini önleyebilir.
Haftaya bir başka önemli konuyla buluşmak üzere.