Bir sepete tek bir yengeç koyarsanız, tırmanır ve kolayca çıkar gider. Ama aynı sepete birkaç yengeç koyduğunuzda… İçlerinden biri yukarıya doğru hamle yaptığında, diğerleri onu bacağından yakalar ve aşağı çeker. Günün sonunda hiçbiri kurtulamaz.

Sosyolojide ve psikolojide buna "yengeç zihniyeti" deniyor. Belki de bu yüzden bazı insanlar, hayatları boyunca mücadele ettikleri şeyin yoksulluk, bilgisizlik ya da imkansızlık olmadığını çok geç fark ediyorlar. Asıl mücadele ettikleri şey; bazen aynı sofraya oturdukları, aynı sokaklarda büyüdükleri, hatta aynı hayalleri kurdukları insanların o görünmez, aşağı çeken elleridir.

Çünkü bizim gibi toplumlarda yükselmek yalnızca bir başarı hikayesi değildir; aynı zamanda bir cesaret sınavıdır. Bir adım öne çıktığınızda, her zaman alkış duymazsınız. Bazen önce derin bir sessizlik gelir. Sonra şüphe, ardından da o meşhur fısıltılar başlar.

"Nereden buldu?", "Kim destekliyor acaba?", "Mutlaka bir bildiği vardır..."

Ve çoğu zaman başarınızın kendisinden çok, ona nasıl ulaştığınız kirli bir sorgu odasına alınır. Oysa insanın en temel, en doğal ihtiyacı sevincini paylaşabilmektir. Yeni bir iş kurduğunda, bir başarı elde ettiğinde ya da bir hayaline kavuştuğunda dönüp en yakınlarına anlatmak ister. Fakat hayatın süzgecinden geçen herkes zamanla şu acı gerçeği öğrenir.

Her sevinç, herkesle paylaşılmaz. Güvenin öldüğü yerde ortak hayaller de ölür.

Çünkü bazı gözler başarıya ilhamla değil, kıyasla bakar. Bazı kulaklar mutluluğu duymaz, bir tehdit olarak algılar. Ve bazı kalpler, başkasının yükselişini kendi düşüşü sanır. Bu kırılma noktasında insanlar başarılarını saklamayı, mutluluklarını küçültmeyi, kazançlarını gizlemeyi öğrenirler. Hayallerini sessizce yaşar, "görünmez" olmanın en güvenli liman olduğuna inanırlar. Çünkü bilirler ki, görünür olmak bazen açık bir hedef olmak demektir.

Bir toplum için en büyük kayıp, birkaç başarılı insanın kıskanılması değildir. Asıl büyük kayıp, insanların birbirine güvenmeyi bırakmasıdır. Başarının gizlenmeye, mutluluğun saklanmaya, emeğin açıklanmamaya başladığı yerde güven yavaş yavaş ölür. Güven öldüğünde iş birliği; iş birliği öldüğünde ise ortak hayaller ölür. Ve sonunda herkes kendi karanlık köşesinde yalnızlaşır.

Kendi karanlığımızı başkasının ışığını söndürerek aydınlatamayız. Belki de mesele yengeçler değildir; mesele sepetin kendisidir. İnsanın yükselişinden korkan, başarıyı bir pasta pay kapma yarışı olarak gören toplumlar büyüyemez. Birinin ışığını söndürerek kendi karanlığınızı aydınlatamazsınız. Birinin kanadını kırarak yükselemez, birinin yoluna taş koyarak daha uzağa gidemezsiniz.

Gerçek toplumsal güç, yukarı tırmananın bacağına tutunup onu aşağı çekmek değil; ona el vermek, gerekirse omuz vermektir. Bir insanın başarısı, bir diğerinin kaybı değildir. Tam tersine; bir toplumun gerçek zenginliği, içinden çıkan başarılı insanları aşağı çekmesinde değil, onların yükselişini kendi zaferi gibi kutlayabilmesinde saklıdır.

Bugün hepimizin aynaya bakıp kendimize sorması gereken o hayati soru.. Birileri hayat sepetinden kafasını uzatıp yükselmeye başladığında elinden mi tutuyoruz, yoksa farkında bile olmadan ayağından mı çekiyoruz?

SONSÖZ

Başkasının başarısına kilitlenenler, kendi potansiyellerine daima kör kalır.

Toplumsal kurtuluş; birbirini aşağı çekmekten değil, birlikte yükselmekten geçer. Sepeti kırdığımız gün, yanımızdakinin ışığını kendi aydınlığımız saydığımız gün gerçek değişim başlayacaktır.

Çünkü başkasının yükselişini tehdit görenler, hiçbir zaman yükselemez.