Bir toplumun en büyük zenginliği yalnızca ekonomisi, yolları ya da binaları değildir. Asıl zenginlik, insanların birbirine duyduğu güvendir. Çünkü güven varsa dayanışma vardır. Güven varsa umut vardır. Güven varsa yarın için plan yapmak mümkündür.

Ne var ki son yıllarda en hızlı tükettiğimiz şeylerden biri de güven oldu.

Bir sabah bir haberle uyanıyoruz. Bir isim, bir kurum, bir olay günlerce konuşuluyor. Ardından yeni bir gündem geliyor. Eskisi unutuluyor ama geriye görünmeyen bir enkaz kalıyor. O da insanların içinde yavaş yavaş büyüyen kuşku.

Artık iyi bir haber duyduğumuzda bile önce “Acaba doğru mu?” diye soruyoruz. Bir yardım kampanyası gördüğümüzde destek olmadan önce onlarca kez düşünüyoruz. Başarı hikayelerini alkışlamak yerine altında başka bir hesap arıyoruz. Çünkü yaşanan her tartışma, yalnızca taraflarını değil, hepimizi biraz daha şüpheci hale getiriyor.

Belki de en büyük zarar tam burada başlıyor.

Çünkü güven kaybolduğunda sadece insanlar birbirinden uzaklaşmıyor. İyilik de yara alıyor.

Eskiden biri el uzattığında teşekkür edilirdi. Şimdi önce niyeti sorgulanıyor. Birisi başarılı olduğunda emeği konuşulurdu. Şimdi önce arkasında kimin olduğu merak ediliyor. Yardım eden de, çalışan da, üreten de kendini açıklamak zorunda hissediyor.

Elbette sorgulamak gerekir. Hesap sorabilen toplumlar daha güçlüdür. Ancak sorgulamakla peşinen suçlu ilan etmek arasında ince ama önemli bir çizgi var. O çizgi silinmeye başladığında sadece suçlular değil, masumlar da zarar görüyor.

İnsanların birbirine inanmadığı bir yerde ortak bir gelecek kurmak kolay değildir. Çünkü güven yalnızca duygusal bir bağ değildir. Aynı zamanda toplumu ayakta tutan görünmez bir sözleşmedir.

Belki bu yüzden bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şeylerden biri de iç rahatlığıdır. Bir haberi okurken, bir açıklamayı dinlerken, bir başarıya tanıklık ederken ya da bir yardım çağrısı görürken zihnimizin bir köşesinde hep aynı soru dolaşıyor.

“Gerçekten öyle mi?”

Bu sorunun çoğalması yalnızca bugünü değil, yarını da etkiliyor. Çünkü güvenini kaybeden toplum, zamanla cesaretini de kaybediyor. İnsanlar sorumluluk almaktan, destek olmaktan, yeni bir işe başlamaktan hatta birbirine yaklaşmaktan bile çekinir hale geliyor.

Oysa güven, bir günde kurulmaz. Ama bir günde yıkılabilir.

Onarması ise yıllar alır.

Belki bugün hepimizin yapması gereken şey, önce kendi payımıza düşeni hatırlamaktır. Daha dikkatli konuşmak, daha sağlam bilgiyle hareket etmek, yargıyı aceleye getirmemek ve en önemlisi güveni hak edecek davranışlardan vazgeçmemek.

Çünkü güven yalnızca beklenen bir duygu değildir.

Her gün yeniden inşa edilmesi gereken ortak bir emektir.

Ve kaybedildiğinde geriye sadece şüphe kalır. En ağır yük de çoğu zaman işte o şüphenin kendisidir.