Geçen gün telefonumun ekran süresine baktım. Açıkçası biraz utandım. Günün kaç saati farkında olmadan ekrana gitmişti. Üstelik bunun büyük bir kısmını da "işim vardı" diye açıklayamazdım. Bir video, ardından bir tane daha... Sonra "Buna da bakayım." Derken zaman gitmişti.

Sanırım artık hepimiz aynı hastalığın farklı belirtilerini yaşıyoruz.

Eskiden canımız sıkılınca camdan dışarı bakardık. Şimdi telefonun ekranına bakıyoruz. Otobüs beklerken, yemek yerken, hatta biriyle sohbet ederken bile elimiz farkında olmadan cebimize gidiyor. Telefon elimizde yoksa sanki eksik bir şey varmış gibi hissediyoruz.

En garibi de şu; teknoloji bizi birbirimize bağlayacaktı. Öyle söylendi. Ama hiç bu kadar birbirimizden kopmamıştık. Aynı evde yaşayan insanlar birbirine "İyi geceler" demeden önce son bir kez sosyal medyaya bakıyor. Masada dört kişi oturuyor ama herkes başka bir yerde.

Bir fotoğraf çekiyoruz. Önce paylaşmayı düşünüyoruz, sonra yaşamayı.

Eskiden anı biriktirirdik, şimdi içerik üretiyoruz.

Belki biraz sert bir cümle ama bence doğru.

Kimse telefonunu çöpe atsın demiyorum. Zaten bu çağda bu mümkün de değil. İşimiz, haberimiz, bankamız, haritamız... Her şey orada. Sorun telefona sahip olmamız değil. Sorun, telefonun bize sahip olmaya başlaması.

Bir şeyi fark ettiniz mi bilmiyorum. Artık sıkılmayı da unuttuk. Oysa insan bazen sıkılmalı. Çünkü en güzel fikirler, en samimi sohbetler, en yaratıcı düşünceler o sessizliklerin içinden çıkıyor. Şimdi ise iki dakikalık boşlukta bile ekranı açıyoruz. Beynimizin nefes almasına izin vermiyoruz.

Sonra da "Neden hiçbir şeye odaklanamıyorum?" diye soruyoruz.

Belki cevap cebimizde duruyordur.

Bazen düşünüyorum da... Çocukken saatlerce sokakta oynayabiliyorduk. Şimdi birkaç dakika telefonsuz kalınca huzursuz oluyoruz. Oyun değişti ama galiba oyuncular da değişti.

Belki de ara sıra telefonu sessize almak sadece cihazı değil, zihnimizi de dinlendirmektir.

Çünkü hayat, ekranı aşağı doğru kaydırırken değil, başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda akmaya devam ediyor.