Bugün Güvenpark’ta, kalabalığın ortasında birkaç çift göze uzun uzun baktım. O gözler, bu ülkenin en ağır bedellerinden geçmiş gözlerdi. Bir zamanlar kurşunun önüne geçmiş, ölümün karşısında durmuş, kendi bedenini bu vatanla sevdikleri arasına siper etmiş gazilerimizin gözleri…

Önce öfke aradım. Yoktu. Sitem aradım. O da yoktu. Bağıran, hesap soran, isyan eden bir bakış bekledim. Bulamadım. Onun yerine insanın içine işleyen başka bir şey gördüm… buruk bir yalnızlık… Öyle bir yalnızlık ki insanın boğazına düğümleniyor. Öyle bir sessizlik ki bazen binlerce kelimeden daha yüksek sesle konuşuyor.

Biz ne zaman bu kadar sessiz kaldık?

Ne zaman bu ülke için bedel ödeyenlerin gözlerindeki sessizliği görmezden gelmeye başladık?
Ne zaman kahramanlığı yalnızca tören günlerine, birkaç dakikalık alkışlara ve birkaç cümlelik mesajlara sığdırdık?
Ne zaman “unutmadık” demeyi, gerçekten yanında olmaktan daha kolay bulduk?

Oysa onlar, bizim bugün korkmadan yaşayabilmemiz için bedeli kendi bedenleriyle ödedi. Kurşunun önüne çıktılar. Tankın karşısında durdular. Ateşe yürüdüler. Ölümün yüzüne baktılar. Belki annelerini düşündüler. Belki çocuklarını… Belki bir daha dönemeyeceklerini bile bile arkalarında bıraktıkları insanları… Ama yine de yürüdüler. Çünkü o gün onların önünde yalnızca bir görev yoktu. Bir vatan vardı.

Bugün onlardan istediğimiz ise can değil. Yeni bir bedel değil. Yeni bir kahramanlık değil. Sadece biraz vefa, biraz vicdan, biraz insanlık ve biraz ses. Çünkü bazı zamanlarda sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik, yalnız bırakmaktır.

Bugün Güvenpark’ta bizi rahatsız etmesi gereken şey, gazilerimizin orada olması değil; onların kendilerini anlatmak zorunda bırakılmış olmasıdır. Onlar kendilerini yıllar önce anlattılar. Hem de kelimelerle değil, bedenleriyle.

Şimdi sıra bizde.

Bu çağrı bir siyasi partiye, bir kuruma ya da bir makama değil; insanlığını kaybetmek istemeyen herkese…
Halkımıza, esnafımıza, derneklerimize, sendikalarımıza, sivil toplum kuruluşlarımıza, siyasi partilerimize ve hala vicdanının sesini duyabilen herkese…

Bir kağıt alın. Beyaz bir kağıt. Üzerine kan kırmızısı harflerle şu cümleyi yazın…

“GÜVENPARK’TAKİ ER GAZİLERİMİZİN YANINDAYIZ!”

Sonra o kağıdı ya da brandayı balkonunuza, pencerenize, dükkanınızın camına, apartmanınızın girişine, sokağınıza asın. Çünkü bazen küçücük bir kağıt, kocaman bir vicdanın sesi olabilir. Bazen bir milletin vicdanı, meydanı dolduran kalabalıkta değil; bir çocuğun elinden çıkan küçücük bir kağıtta görünür.

Evlerimizde çocuklarımız varsa, onlara da bir kalem verelim. Bir resim yapsınlar. Bir A4 kağıdına kendi tertemiz cümlelerini yazsınlar.

“GAZİ ABİLERİMİZİN YANINDAYIZ.”

Belki o kağıdı gören bir gazi, yıllar sonra ilk kez şunu hisseder:

“Demek ki hala hatırlayanlar var.”

Çünkü onlar bizim çocuklarımız yarın özgürce gülsün diye bedenlerini siper ettiler. Biz bugün bir çocuğun eline kalem vermekten mi çekineceğiz?

Tabi ki Hayır.

Çünkü o kalem yalnızca bir kalem değildir. O kalem, bir çocuğun elinde yeniden filizlenen vefadır.

Bugün Güvenpark’ta yalnızca gaziler beklemiyor. Orada bir milletin vicdanı bekliyor. Bir söz… Bir sahipleniş… Bir “Yanınızdayız.” cümlesi…

Belki de o gözlerin bize sorduğu soru…
“Biz sizin için buradayken, siz şimdi neredesiniz?”

Cevabımız gecikmesin.
Buradayız.
Yanınızdayız. Sesinizin yanındayız. Onurunuzun yanındayız. Hakkınızın yanındayız.

Ama artık bunu yalnızca söylemeyelim. Gösterelim.
Çünkü vefa, güzel cümleler kurmak değildir. Vefa, zor zamanda görünür olmaktır. Bir insanın yanında herkes varken durmak kolaydır. Asıl mesele, herkes sustuğunda onun yanında durabilmektir.

Gazilerimiz Güvenpark’ta. Gözleri yolda… Belki gelen geçene, belki pencerelere, belki telefon ekranlarına, belki de hepimizin vicdanına bakıyorlar. Onları yalnız bırakmayalım. Çünkü vatan için gövdesini siper edenleri yalnız bırakan bir toplum, yalnızca kahramanlarını incitmez; kendi vicdanında kapanması zor bir yara açar.

Bugün bir kağıt as. Bir cümle yaz. Bir çocuğun eline kalem ver. Bir fotoğraf paylaş. Bir komşuna anlat. Bir esnafın camına aynı sözü yaz. Bir insanın yanında dur. Çünkü bazen bir milletin yeniden ayağa kalkması, büyük sözlerle değil; küçük ama samimi adımlarla başlar.

Bir pencere… Bir kağıt… Bir çocuk eli… Bir cümle… Ve milyonlarca vicdan…

Ama Güvenpark’ta bekleyen o gözlere bugün verilecek en büyük cevap, yüksek sesle söylenmiş bir slogan değil; sessizce gösterilmiş bir vefadır. Bir pencereye asılan kağıt… Bir çocuğun elindeki kalem… Bir insanın yanında duruşu…

Çünkü bazen bir insanın yalnız olmadığını bilmesi, dünyadaki bütün cümlelerden daha değerlidir. Ve belki bugün onlara verebileceğimiz en güzel cevap, en sade olanıdır.

SONSÖZ
Sizi gördük. Sizi unutmadık. Ve artık yalnız değilsiniz.