Tarih bazen devasa orduların adımlarıyla değil, bir sabah vakti Akdeniz’in soğuk sularına kendini bırakan binlerce insanın çaresiz ama kararlı yürüyüşüyle yön değiştirir.
Dalgakıranları aşan, tel örgülerin önünde biriken o kitleler; sadece bir sınırı zorlamaz. Siyasetin en konforlu salonlarında kurulan süslü cümleleri, teoriyle cilalanmış ideolojileri ve devletlerin yıllardır tekrarladığı ezberleri bir anda gerçeğin soğuk duvarına çarpar.
Ceuta’da yaşananları sadece sıradan bir göç dalgası olarak okumak resmi eksik görmektir. Sınırı geçenler yalnızca dalgalarla boğuşan insanlar değildi; şık kürsülerde yıllardır alkışlanan o büyük vaatler de o gün o sınırda kaldı. İnsan hakları söylemleri, açık toplum övgüleri ve sınır tanımayan vicdan çağrıları, devlet aklının sert kayalıklarına çarptığında tuzla buz oldu.
Çünkü coğrafya romantizm sevmez. Söylemler alkışlarla beslenirken, devletler ancak kriz anlarında verdikleri sınavla ölçülür. Sınır kapısına dayanan o kriz anında, ne seçim meydanlarının heyecanı kalır ne de liberal kuramcıların kağıt üzerindeki kabulleri. Sahne kapandığında geriye yalnızca egemenlik, kamu düzeni ve ne pahasına olursa olsun devleti ayakta tutma zorunluluğu kalır. Ahlaki ilkelerin devletin bekası karşısında ikincil plana itilmesi belki vicdanı yaralar; fakat siyaset tam da bu hayal edilen ideal dünya ile yönetilmek zorunda olunan sert gerçeklik arasındaki o dar köprüde yürüyebilme sanatıdır.
İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk toprağı Ceuta’da yaşananlar, uluslararası ilişkiler literatürüne tam anlamıyla bir hibrit kriz örneği olarak geçti. Bir yanda İspanya Yüksek Mahkemesi’nin denizde yakalananların derhal iade edilemeyeceğine dair insan hakları odaklı kararı, diğer yanda ise bu hukuki boşluğu jeopolitik bir koz gibi kullanan kitleler ve süreci uzaktan izleyen bölgesel aktörler...
Kurşun sıkmadan bir ülkenin sınır güvenliğini felç etmek, insan hareketliliğini uluslararası bir satranç tahtasında kaldıraca dönüştürmek tam da modern dönemin hibrit baskı yöntemidir.
Nitekim Avrupa’nın en güney ucu, bir anda uluslararası hukukun ve Schengen ilkelerinin düğümlendiği bir kriz laboratuvarına dönüştü. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in karşısında artık teorik bir konferans metni yoktu.
Bir tarafta yıllardır temsil ettiği sol-liberal değerler, Batı’nın çifte standartlarına karşı tutarlı durma iddiası... Diğer tarafta ise Schengen’i askıya alan komşu ülkeler, panikleyen bir Avrupa Birliği ve kendi sınırının korunmasını talep eden öfkeli bir seçmen kitlesi. Muhalefetteyken gelecek tasavvurları anlatmak kolaydır; fakat iktidar bugünün krizini yönetmekle mükelleftir. Retorik kriz kapıya dayanana kadar konfor sağlar, kriz başladığında ise yalnızca coğrafyanın kuralları işler.
Sanchez hükümeti daha önce Batı Sahra konusundaki tarihsel duruşunu esnetip pragmatik hamleler yaparak krizleri yumuşatmaya çalışmıştı. Ancak sahadaki tablo açıkça gösteriyor ki; verilen hiçbir taviz reelpolitikin iştahını kapatmaya yetmiyor. Ordunun sınıra sevk edilmesi, ikili anlaşmalarla başlatılan hızlı iadeler ve tırmanan Schengen tartışmaları, en idealist siyasetçinin bile kriz anında kendi söylemlerinin tam zıttı kararlar almaya nasıl mecbur kaldığının somut kanıtıdır.
Tarih liderleri sadece vaat ettikleriyle veya kürsülerde attıkları sloganlarla yazmaz. Onları asıl belirleyen; vazgeçmek zorunda kaldıkları ilkeler ve kriz anında aldıkları o ağır, pragmatik kararlardır.
Konforlu salonlarda insan hakları söylemleri üretmek zordur demiyorum, aksine çok kolaydır. Asıl mesele, ülkenizin sınırına tek bir günde on binlerce insan dayandığında da aynı çizgide durup duramayacağınızdır. Yoksa o ilkeler, devlet realizminin soğuk sularında sessizce boğulur gider.
Devletlerin kalıcı dostlukları ya da mutlak ideolojileri yoktur; değişmeyen tek şey çıkarlarıdır. Uluslararası sistemin matematiği merhametle değil, güç dengesi ve güvenlik hesaplarıyla yazılır. Belki de bu yüzden tarih, iyimser teorilerin değil; krizlerin yazdığı acımasız bir hafıza kaydıdır.
SONSÖZ
Sözün bittiği yerde coğrafyanın sert sesi duyulur. İlkelerin sustuğu yerde güvenlik konuşur. Ve günün sonunda geriye alkışlar değil; soğuk istatistiklerin gölgesinde alınmış ağır ve kaçınılmaz devlet kararları kalır.