Bazı kayıplar yalnızca rakam değildir. Bazı kararlar yalnızca mahkeme dosyalarında kalmaz. Bazı faturalar ise kasadan değil, geleceğin cebinden ödenir.
Bugün konuşulan milyarlarca dolar; aslında çocukların eğitiminden, hastaların ilacından, emeklinin maaşından, üreticinin umudundan ve bu ülkenin yarınlarından eksilen sessiz bir paydır. Çünkü kamu zararı, yalnızca bütçe cetvellerine yazılan soğuk rakamlardan ibaret değildir; aynı zamanda güvenin aşınması, hukukun sorgulanması ve toplum vicdanında açılan görünmez çatlakların adıdır.
Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı üzerinden yıllarca süren anlaşmazlık, uluslararası tahkim sürecinde verilen kararla yeni ve zor bir dönemin kapısını araladı. Kararlar verildi, itiraz yolları işletildi, uluslararası hukuk mekanizmaları devreye girdi. Ancak uluslararası hukuk; hamasi söylemleri değil, yazılı sözleşmeleri, hukuki yükümlülükleri ve somut delilleri esas aldı. Sonunda ortaya çıkan tablo ise, bedeli yalnızca tarafların değil, toplumun tamamının omuzlarında hissedilen ağır bir yük oldu.
Bu kararın siyasi değerlendirmesi farklı olabilir; hukuki yorumları değişebilir. Tarafların kendilerini haklı gördüğü ya da eleştirildiği yönler elbette tartışılacaktır. Kontrolsüz güç, denetimsiz karar ve yeterince öngörülmemiş her adım; ekonomik, diplomatik ve toplumsal bir bedel doğurur. Üstelik hiçbir bedel, milletin hayatına yansımayacak kadar görünmez değildir. Tarih göstermiştir ki en ağır faturalar, kurumsal aklın geri plana itildiği ve öngörünün ihmal edildiği dönemlerde ortaya çıkar.
“Tehlikeyi önceden gören, felaket geldiğinde şaşırmaz.”
Öngörü, geleceği tahmin etmeye çalışmak değildir. Öngörü; henüz görünmeyen riski bugünden fark edebilmek, hukuki metinlerin satır aralarındaki ihtimalleri okuyabilmek ve oluşmamış bir enkazın ilk çatlağını görebilmektir. Devlet yönetimi de tam olarak bunu gerektirir. Çünkü büyük krizler, büyük gürültülerle başlamaz; sessiz ihlallerle, “bir şey olmaz” denilen küçük ihmallerle büyür. Masada önemsiz görülen hukuki ayrıntılar, yıllar sonra milyarlarca dolarlık uluslararası sonuçlara dönüşebilir.
Atalarımız boşuna söylememiştir…
“Ak akçe kara gün içindir.”
“Bin ölç, bir biç.”
Çünkü tedbir korkunun değil; aklın, sağduyunun ve asırlık devlet tecrübesinin ürünüdür. Strateji ise günü kurtarmak değil, yarını güvence altına almaktır.
Bir devletin gerçek gücü yalnızca ordusunda ya da mali kaynaklarında değil; karar alma süreçlerinin niteliğinde, yetişmiş insan kaynağında ve yüzyılların oluşturduğu kurumsal hafızasında saklıdır.
Derinlik; olayların yalnızca görünen yüzüne değil, kök nedenlerine bakabilmektir. Bir petrol ticaretinin sadece ekonomik boyutuna değil, uluslararası hukuk içindeki yerine ve doğurabileceği sonuçlara da hakim olabilmektir. Çünkü her ışığın ardında bir gölge, her gölgenin ardında ise fark edilmesi gereken yeni bir gerçek vardır.
“İnsan, gölgesini bilinçli hale getirmedikçe ona kader der.”
Kurumları zayıflayan, karar mekanizmaları daralan devletler için de bu gerçek değişmez. İhmal edilen her küçük risk, zamanla büyük bir güven krizine dönüşebilir. Su kayayı gücüyle değil, sürekliliğiyle deler. Damlaya damlaya yalnızca göl oluşmaz; bazen damlaya damlaya kriz oluşur, bazen de bir ülkenin geleceği ağır yüklerin altına girer.
Yaşantıları sorgulamak bir vatanseverlik görevidir; suçlama değil. Sorgulamak; gerçeğe, hukuka ve bu ülkenin insanına duyulan saygının en doğal sonucudur.
Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.
Sorgulanmamış kararlar ve hesabı sorulmayan hatalar ise tekrar edilmeye mahkumdur.
Demokrasilerde denetim mekanizmalarının işlemesi, Meclis’te soru sorulması ve kamu adına hesap istenmesi bir intikam arayışı değildir. Aynı şekilde hesap verebilmek de bir zayıflık göstergesi değildir. Aksine güçlü devletler; hata yapmayan değil, yaptığı hatalarla yüzleşebilen, gerekli dersleri çıkarabilen ve kurumlarını güçlendirebilen devletlerdir.
Çünkü vebal yalnızca yanlış kararın altına imza atmak değildir; yanlışı görüp susmak, bütçedeki açığı fark ettiği halde görmezden gelmektir.
Her kriz aynı zamanda bir aynadır. O aynada yalnızca yönetenler değil; denetim görevini ihmal eden toplum da kendisini görür. Hukukunu, kurumlarını, vicdanını ve geleceğe dair umutlarını izler.
Hangi limana gideceğini bilmeyene hiçbir rüzgar yardım etmez. Yönünü kaybeden yalnızca gemiler değildir. İlkelerini, kurumsal ciddiyetini ve liyakati kaybeden devletler de rotasını şaşırır. Ve böylesi dönemlerde en büyük kayıp, bütçedeki açıklar değil; toplumun devlete duyduğu güvenin zedelenmesidir.
Güven; inşa edilmesi yıllar süren, kaybedilmesi ise bazen tek bir yanlış kararla mümkün olabilen en değerli sermayedir. Onu inşa etmek sabır, liyakat ve ortak akıl ister; yıkmak ise çoğu zaman tek bir ölçüsüz adımla mümkündür.
Bu nedenle gerçek strateji yalnızca bugünün bütçesini ya da bir sonraki seçimi düşünmek değildir. Asıl strateji; henüz doğmamış nesillerin hakkını bugünden koruyabilmektir. Çünkü bugün ödenen her tahkim bedeli, her gereksiz kamu zararı ve her yanlış hesaplanmış maliyet; aslında yarının imkanlarından eksilen bir parçadır.
Hiçbir çocuk, kendisinden önce alınmış denetimsiz kararların ve öngörüsüz adımların borç yüküyle hayata başlamamalıdır.
Biz bu bedeli neden ödüyoruz?
Çünkü nedenleri anlamayan ve o nedenleri üreten kurumsal zafiyetleri gidermeyen toplumlar, aynı sonuçlarla tekrar tekrar karşılaşırlar.
Tarih; hafızasını, denetim mekanizmalarını ve kurumsal reflekslerini kaybeden milletlere karşı daima acımasız olmuştur.
Geçmiş yalnızca geride kalan bir zaman değildir. Geçmiş, geleceğin üzerine basarak ilerlediği ilk izdir. O izi doğru okuyabilenler yalnızca krizleri yönetmez; krizlerin doğmasını da engelleyebilir.
Gerçek devlet aklı; öngörüyü stratejiyle, hukuku şeffaflıkla ve gücü hesap verebilirlikle buluşturabildiği gün yeniden güç kazanacaktır.
İşte o gün geldiğinde hiçbir karar arkasında enkaz bırakmayacak, hiçbir ihmal büyük bir girdaba dönüşmeyecek ve hiçbir kişisel ihtiras milletin geleceğini ipotek altına alamayacaktır.
Geriye yalnızca tabelası olan kurumlar değil; adaletine güvenilen, hesap verebilen, liyakati esas alan ve yarınına umutla bakılan saygın bir devlet kalacaktır.
Çünkü nihai hükmü yalnızca uluslararası tahkim mahkemeleri vermez.
SONSÖZ
En büyük mahkeme zamandır. Ve zamanın verdiği kararların hiçbir temyizi yoktur.
Çünkü devletler, attıkları imzalarla değil; o imzaların hesabını verebildikleri ölçüde büyür. Milletler ise ancak hafızalarını, hukuklarını ve denetim iradelerini korudukları sürece geleceklerini de koruyebilirler.