Sevgili Okur,

Yazımın konusu olur diye yine favorilere iliştirdiğim sözlere sığındım ve bugünün konusu olacak şu sözü buldum:

“Scire tuum nihil est, nisi te scire hoc sciat alter.”

Yani:

“Senin bildiğini başkaları da bilmiyorsa, bildiğin şeyin bir değeri yoktur.”

Arthur Schopenhauer, “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” kitabında Persius’un bu sözüne yer verir.

Bazen karşımızdakine soluksuz şekilde bir şey anlatırız. O anlatma telaşı içinde, “Beni nasıl anlamaz?” diye düşünürüz.

Ferhan Şensoy’a bir söyleşisinde:

“Size sinirli diyorlar, doğru mu?” diye soruyorlar.

“Evet, öyle bir ünüm var. Ben, ‘Ben anladım da o nasıl anlamadı?’ diye sinirleniyorum.” diyor.

Gerçekten nasıl olur?

Anlaşılmamaya sinirlenmek haklılık mıdır, yoksa anlatamamanın başka bir biçimi midir?

Bir dil düşünün…

O dili sadece siz biliyorsunuz.

Sonra o dille, hayatında tek kelimesini bile duymamış insanların arasına gidip kendinizi anlatmaya çalışıyorsunuz.

Schopenhauer’a yaslanmaya gerek yok.

Anlamazlar.

Peki, yeni öğrendiğimiz her şeyi toplumun alıştığı bilgiye benzetmeye çalışırsak ne olur?

Belki bu kez de bilgiyi değil, kendimizi kaybederiz.

Toplumun sizi anlaması ve insanın kendini anlatabilmesi üzerine düşünmek isteyenlere Atatürk’ün “Karlsbad Hatıralarım” kitabını içtenlikle tavsiye ederim.

Oradaki bazı satırlar, insanın sadece doğruyu bilmesinin yetmediğini; doğru zamanı, doğru dili ve doğru muhatabı da bulması gerektiğini hissettiriyor.

Konuyla ilgili kendi mesleğimden örnek verebilirim.

Bina otomasyon sistemleri sektöründeyim.

Yirmi bir senedir bu işi yapıyorum.

Bundan on yıl önce sektörü anlatmakta ben de zorlanıyordum.

Akıllı binalar çoğaldıkça otomasyon kavramı insanların zihninde daha çok yer etmeye başladı.

Demek ki bazen sorun bilginin kendisinde değil, toplumun o bilgiyi anlayacağı zeminin henüz oluşmamış olmasında.

Aklıma yine Çeçenistan günleri geldi.

Ara sıra anlatıyorum çünkü o ülkede gerçekten farklı deneyimler yaşadım.

Bina otomasyon sistemini kurduktan sonra, havalandırma cihazını bilgisayar başından çalıştırdığım anda küçük sistem odasında kopan alkış hâlâ kulaklarımda.

Alkışlayanlar dönemin bürokratlarıydı.

Yanımda devlet başkanının yardımcısı vardı.

Ben de o heyecanın içinde ayağına bastığımı bugün gibi hatırlıyorum.

Ben sadece dört beş yıllık tecrübemle bildiğim işi yapıyordum.

Fakat onlar için bu, ilk defa gördükleri bir şeydi.

Üstelik bizden önce çalışan Rus firması, bu işin bitirilemeyeceğine onları o kadar inandırmıştı ki, alkışın bir kısmı otomasyon sistemine, bir kısmı da bitirilebildiğineydi.

O gün şunu anladım.

İnsan bazen bildiği için değil, bildiğini karşı tarafa anlatabildiği için alkışlanıyor.

Belki de Persius’un yüzyıllar önce söylediği, Schopenhauer’in de kitabına taşıdığı söz tam olarak bunu anlatıyordu.

Bilgi, yalnızca sahibinin zihninde kaldığında sessizdir.

Ancak başka bir zihinde karşılık bulduğu anda gerçek anlamına kavuşur.

Sağlıcakla.