Sevgili Okur, Samsun’da selamladığım sabah güneşi ve denizin üzerindeki yansımasına göz ucuyla bakarak yazıyorum bu satırları. Artık arabada biyografi dinlemek bana daha anlaşılır geliyor. Başka tarz kitaplarda anlamadığım çok yer olabiliyor çünkü.

“İş’ten Hikâyeler” kitabı iş insanı Kemal Gülman’ın hikâyesi. Yaklaşık iki saat dinledim ve size de tavsiye ederim. Kitabı bitirdikten sonra hakkında küçük bir araştırma yaptım. Seksen bir yaşında da farklı bir sebeple ülke gündemine geldiğini gördüm. O haberleri görünce aklımdan tek bir cümle geçti: “İşte insan.”

Aslında insanın en istikrarlı tarafı, kendisinden kaçamaması.

Hepimiz yazıp çizerken, Jean-Paul Sartre gibi kendi varoluşumuzun derinliklerindeki bizi çekip çıkaramıyoruz çoğu zaman. Terzinin kendi söküğüyle imtihanı gibi oluyor bu durum.

En güzel yazılarımız…

En güzel fotoğraflarımız…

En parlak başarı hikâyelerimiz…

Bunlar süslüyor bizi izleyenlerin retinalarını. Az önce LinkedIn’de ülkede önemli otomasyon işleri yapan bir firmanın paylaşımını gördüm. Doğruluğunu teyit etmiş değilim. Ama paylaşımın altında tek bir yorum vardı: “İşçinin hakkını yiyen ahlaksızlar.”

İşte güneşin deniz üzerindeki yansımasına bakarken anlatmak istediğim de tam olarak buydu.
Yansıma…

Bir ara evde tadilat yaptırırken, tüm fen ve sanat kurallarına göre yeni takılan kapının belirgin şekilde eğri durduğunu söyledim.

Ustanın cevabı gecikmedi: “Sizin duvarınız eğri.”

Onun bakış açısından çıkamasaydık belki binanın temeline kadar inecektik. Sonra can siperane bir gayretle kapının gerçekten eğri olduğuna ikna ettim ve düzeltti. O da sosyal medya hesabına rahatlıkla şunu yazabilirdi:

“Her işimiz bu kapı gibi doğru… Bizi tercih edebilirsiniz.” Kapı eğriydi.

Ama yansıması dümdüzdü. Dün hastane şantiyesinde İTÜ mezunu bir mühendisle konuşuyorduk. Bizim sektörde faaliyet gösteren büyük mekanik firmalarından birinde yönetici.

Çoğu tanıdığının yurt dışına gittiğini anlattı. Konuşmanın geldiği nokta beyin ve tecrübe göçüydü.
Bir an düşündüm. Belki de mesele sadece insanların gitmesi değildi. Geriye kalanların neyi temsil ettiği, neyi yansıttığıydı.

Yıllar önce okuduğum bir kitabın başlığı zihnime düştü: ‘Hayat Yaşanmaya Değer mi?’ Sanırım hepimiz hayatın bir döneminde bu soruyu kendimize soruyoruz. Seksen bir yaşına kadar istikrarla yaşayan bir insanın, o yaştan sonra bambaşka bir sebeple ülke gündemine gelmesine iş dünyasının penceresinden bakınca belki “nötr” diyebiliriz.

Ama insanın bu dünyadan göç edinceye kadar verdiği karakter imtihanını görmezden gelemeyiz. Denizin üzerindeki yansıma güneş değildir. Ama güneş kaybolduğu anda ilk kaybolan da odur.

Belki de hayatın en sessiz sorusu budur. İnsan, ardında bıraktığı yansıma kadar mı yaşar; yoksa o yansımayı oluşturan karakter kadar mı? Sağlıcakla.