Sevgili Okur, Birkaç yazıdır alıntılama yaptığım gibi Arthur Schopenhauer’un “Yaşamın Bilgece Deneyimleri” kitabına harflerimi yaslandıracağım yine. Son günlerde ülke gündeminde bir dernek ve onun kurucusu var. Bakalım Schopenhauer, 1851’de yayımladığı eserinde “makam onuruyla” ilgili neler yazmış.
“Bundan dolayıdır ki, makam yükseldikçe bu makamın ona bahşettiği ve onun unvanlarında, nişanlarında ve altındaki kişilerin ona karşı olan genel davranışlarında ifade bulan onurun derecesi de o denli yüksek olmalıdır. Kural olarak bir insanın sosyal statüsü, sahip olması gereken onurun derecesini de belirler; buna rağmen, bu derece büyük ölçüde kitlelerin mevkiinin önemini değerlendirme kapasitesine göre tâdil edilebilir. Yine de, işin doğrusu, daha özel görevlerde bulunan kişilerin onurları, temelde onursuz davranışlardan uzak durmaktan ibaret olan sıradan vatandaşlardan daha büyük bir onura sahip olmaları gerektiğidir.”
Bu cümleyi okuduktan sonra, kaçak yağ sürülmüş ve güneşten yanmış güreşçi gibi el ense çekmeye gerek duymadan direkt soruyu sormak istiyorum:
Neden kandırılıyoruz? Yoksa gerçekten kandırılıyor muyuz?
Sözü geçen derneğin kurucusu, birçok beyanında kişinin hayatında ağır maddi ve psikolojik sonuçlara yol açabilen kumar bağımlılığıyla ilgili açıklamalar yapıyor.
Küçük bir araştırma yaptığımda, tedavi sürecinde kişinin kumar sitelerine ve kolay para kaynaklarına erişiminin sınırlandırılabildiğini öğrendim. İnternet erişimi, kredi kartları ve yüklü miktarda para kullanımı kontrol altına alınabiliyor; gerektiğinde yakınlarından da destek istenebiliyor.
Asıl soru şu: Böyle bir geçmişe sahip olduğu ifade edilen bir kişi, nasıl bu kadar büyük bir güvenin adresi olabiliyor?
Burada sorulara biraz nefes aldırarak on yıl öncesine gitmek istiyorum. Sektörde iş yapan bir firma sahibi vardı. “Yağmur yağıyor.” dediği zaman bile ıslanmadan sözüne inanmamanız gerekirdi. Bu kişi, ihale şartlarını karşıladığı için Akdeniz Bölgesi’nde bir hastanenin işini almıştı. İşin geçici kabul zamanıydı ve ben de yaptığımız otomasyon sisteminin kabulü için oradaydım. Toplantının bir yerinde müdür, “Röntgen odasının camları özel ve radyasyonu engelleyen maddeden yapılmalı. Bu firma o özel cam yerine maliyeti daha düşük bir cam kullanmış. Hasta kabulüne başlamadan bunu fark ettik ve değiştirdik.” dedi.
Peki bu nasıl olabilirdi? Böyle kritik bir hata nasıl yapılabilirdi?
Buna, 2002 Nobel Ekonomi Bilimleri Ödülü sahibi psikolog Daniel Kahneman’ın Olivier Sibony ve Cass R. Sunstein ile birlikte kaleme aldığı “Gürültü” kitabı cevap arıyor. Kitabın henüz başlarındayım. İlk bölümde, aynı varsayımsal dosyaları değerlendiren hâkimlerin birbirinden oldukça farklı cezalara hükmedebildiğini gösteren araştırmalardan söz ediliyor. Kısacası insanlar gürültüye maruz kalıyor ve karar mekanizmalarında bulunmaması gereken bir değişkenlik ortaya çıkıyor.
Bu dernek ve kurucusuyla ilgili siz de benim gibi birçok habere maruz kalıyorsunuz. “Bu sadece kumar işi değil, çok derin.”, “Bir tek suçlu o kişi mi?”, “Bu kişiye nasıl dernek kurma yetkisi verildi?” gibi konuşmalar her yerde acı acı yankılanıyor. Eğer anlatılanlar doğruysa, tüm çıplaklığıyla bize tek bir ipucu veriyor: Ortada bir bağımlılık var.
Elbette bu bağımlılar hayattan izole edilmelidir demiyorum; ancak kontrol edilmelidir. Asıl üzerinde durmamız gereken nokta da burada başlıyor. Çünkü mesele yalnızca bir kişinin bağımlılığı değil; bağımlılığı, ihmali veya zaafı görmezden gelen denetim mekanizmalarıdır.
Schopenhauer, makamın onurundan söz ederken aslında makamın yüklediği sorumluluğu anlatıyordu. Kahneman ise insanın kararlarının her zaman güvenilir olmadığını söylüyor. İkisini yan yana koyduğumuzda ortaya şu gerçek çıkıyor: İnsan hata yapabilir; bunun için kurallar ve denetim vardır. Eğer kurallar kişilere göre esniyor, denetim ise makamın gölgesinde kayboluyorsa, sonunda şaşırdığımız olaylar yaşamamız kaçınılmaz hâle geliyor.
Birçok olay gibi bunun da üzerine yazılacak ve farklı açılardan değerlendirilecek çok nokta var. Gelişmiş toplumları diğerlerinden ayıran en önemli özellik, kusursuz insanlara sahip olmaları değildir. Kim olursa olsun aynı kurallara tabi olmaları ve aynı denetimden geçmeleridir. Gerçek eğitim de zaten insanlara yalnızca doğruyu öğretmek değil, doğruyu koruyacak sistemi kurabilmektir.
Sağlıcakla.