Sevgili Okur,

Yönetmenliğini ve senaristliğini Andrew Niccol’ın yaptığı Zamana Karşı filminde para yerine zaman kullanılır. Herkes yaşamanın bedelini zamanla öder. Lüks bir otelde konaklamak mı istiyor? Ömründen altı ay peşinen gider.

Film senaryosu olarak bende yine yazılmaya değer bir şeyler çağrıştırdı.

Bugünün dünyasına, daha mikrodan, bizim ülkemizin bugününe şöyle yan gözlerle bakalım.

Hiç uzağa gitmeye gerek yok. Son on beş gün içinde bile ülkede neler oldu neler. Olanları görmek, Bulantı kitabındaki karakterin iç bulantılarını andıran bir his oluşturuyor insanda. Girdap gibi…

Bu satırları sabah 06.45’te yazıyorum. Bugün sabah 04.00’te uyandım. Yaklaşık bir saatim, dün işlenen bir cinayetin sosyal medyadaki etkisinin içinde kıvranmakla geçti. Nefessiz kalan zihnimi zor kurtardım.

Zamanı harcadım yani.

İşte böyle kaotik bir ortam varken biz zamanımızı nasıl kullanmalıyız?

Bir iş insanı tanıyorum. Bayramdan önce birlikte kahvaltı yaptık. Kendi sektörüne ciddi emek vermiş, yenilik katmış biri.

İnce belli bardakların sunduğu çay eşliğinde yelkovan olduk. Ancak konuşma dönüp dolaşıp dünyanın bugünkü haline saplandı.

Bu bizim kötücül olmamızdan ya da dünyanın bugün çok kötü olmasından değil.

İnternette dolaşan bir içerik var:

“1900 yılında doğsaydınız neler yaşardınız?”

Savaşlar, salgınlar, ekonomik krizler, darbeler…

Şuraya varmak istiyorum aslında:

Dünya insanı bu. Her dönem bu.

Evet, o saplantı tereyağımıza da eşlik etti. Dünya dertleriyle yağlarımız eriyerek vedalaştık.

Sonra başka bir görüşme yaptım.

Birlikte çalıştığımız ve şu an büyük bir şirketin üst yönetiminde bulunan bir arkadaşımla konuştuk. 2026 hedeflerim arasında mekanik otomasyonun yanında enerji otomasyonu ve su sayacı otomasyonu gibi alanlar vardı.

Saatlerce sistemi konuştuk.

Yeni projeleri, teknolojiyi, insan davranışlarını…

Türkiye’nin gündemi hatırı kalır şekilde hız kesmeden devam ediyordu ama biz kendi dünyamızdaydık.

Görüşme bittiğinde prefrontal korteksimiz misler gibi beslenmişti.

İlk görüşmede ne çok kötümserdik.

İkinci görüşmede ne çok iyimser.

Sadece yaşamın bedelini zamanla ödedik.

Zamanı, başkalarının bize dayattığı şekilde değil, kendimiz seçtiğimiz şekilde harcadık.

Biliyorum.

Karşı gelmesi kolay, kabullenmesi zor bir bakış açısı bu.

Ama kaliteli yaşam, üretim, gelişim ve insanca bir hayat; zamanla ödediğimiz bu yaşamda, dikkatimizi nereye verdiğimizle şekilleniyor.

Belki de mesele tam olarak budur.

Bu dünyada her gün yeni bir gündem, yeni bir öfke, yeni bir girdap var. Hepsi zaman istiyor. Hepsi ömründen bir parça almak istiyor.

Ama günün sonunda hayat, dikkatini nereye verdiğinin toplamı oluyor.

Çünkü bazı insanlar zamanın içinde yaşar.

Bazıları ise zamanlarını kimin çaldığını hiç fark etmez.

Sağlıcakla...