İnsanoğlunun yeryüzü macerası, doğanın bizlere cömertçe sunduğu bir açık büfe masasında başladı. Gökyüzünden süzülen temiz hava, dağların eteklerinden coşkuyla akan sular ve ağaçların dallarından sarkan meyvelerin hiçbir mülkiyet sahibi yoktu. Her canlı, hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu bu temel kaynaklara hiçbir bedel ödemeden özgürce ve sınırsızca ulaşabiliyordu. Her şey bedavaydı. Ne sokaktaki çeşmenin akan suyuna bir sayaç bağlıydı ne de toprağın bereketi çitlerle çevrilip parsel yönetmeliklerine kurban edilmişti.

Nehirler yanı başımızdan özgürce akarken kimsenin aklına bu berrak sıvıyı şişelere hapsedip üzerine fiyat etiketi yapıştırmak gelmemişti; yiyecek ise doğanın kendi ritmi içerisinde zebil gibiydi toplayanındı, avlayanındı, paylaşanındı. Ancak insan aklı, doğanın bu döngüsel ve cömert işleyişini kendi bencil çizgisine uydurmaya karar verdiği an, cennetin kapıları da yavaş yavaş kapandı. Dünya kendi kendini yenileyebilen muazzam bir döngüye sahipti ve insan bu döngünün yalnızca mütevazı bir parçasıydı. Ancak zamanla avcı-toplayıcı göçebelikten yerleşik hayata geçen, toprağı evcilleştirdiğini sanırken aslında mülkiyet fikrinin esiri olan insanoğlu, doğanın bu karşılıksız cömertliğini bir sonsuzluk garantisi olarak gördü. Nüfusun hızla artması, sanayileşme hamleleri ve ardından gelen vahşi kapitalist üretim çarkları, bedava ve sınırsız sanılan ne varsa hepsinin üzerine amansız bir etiket yapıştırdı. Sanayi devrimi ile birlikte fabrikaların bacalarından yükselen dumanlar gökyüzünü kirletirken, nehirler sanayi atıklarıyla zehirlendi; böylece temiz hava ve temiz su, doğanın sıradan birer ikramı olmaktan çıkıp lüks birer tüketim kaçınılmaz olan bu maddesine dönüştü. Mülkiyet kavramının sınırları genişledikçe, eskiden herkesin ortak malı olan meralar, ormanlar ve su kaynakları birer birer özelleştirildi. Sermaye, yaşamın sürdürülebilmesi için bu kaynakları kontrol altına aldığında, insanoğlu bir sabah uyandığında kendi doğal mirasını satın almak zorunda kaldığı gerçeğiyle yüzleşti. Sokaklarda boşa akan, herkesin kana kana içtiği sular plastik şişelere hapsedilerek raflara dizildi; temiz topraklarda kimyasal gübreler olmadan yetişen yiyecekler ise “organik” adı altında fahiş fiyatlarla satılmaya başlandı. Sistem, önce doğal alanı kirletip yok etti, ardından da temiz kalabilmiş kırıntıları insanlığa bir lütuf gibi parayla satmaya başladı. Bugün geldiğimiz noktada, hoyratça tüketilen ekosistemler alarm verirken, insanın bitmek bilmeyen kar hırsı yüzünden soluduğumuz havanın bile kalitesi vergilendirilir, temiz suya ulaşmak küresel bir kriz haline gelir oldu. Geçmişin o zebil gibi akan, bedava ve sınırsız dünyasından geriye; parası yetenin hayatta kaldığı, kaynakların tükendiği ve doğanın insandan intikamını kuraklıkla, kirlilikle aldığı kapitalist bir yapı kaldı.

Her şeyin birer birer paralı hale gelmesi ve kaynakların tükenme noktasına ulaşması, bir gecede meydana gelen ani bir felaket değil, insanın “mülkiyet” kavramını icat etmesiyle başlayan, sanayileşmeyle hız kazanan ve nihayetinde her şeyi alınıp satılabilir bir metaya dönüştüren kapitalist hırsın adım adım ördüğü sistemik bir ağın sonucudur. Toprağın etrafına ilk çiti çevirip “burası benimdir” diyen ilk insanla birlikte, aslında sadece coğrafya bölünmedi; suyun, havanın ve gıdanın da kaderi sonsuza dek değişti. Sanayi Devrimi ile birlikte makineleri beslemek için yeryüzünün altını üstüne getiren insanoğlu, bacalarından püskürttüğü zehirli gazlarla önce soluduğu havayı kirletti, ardından fabrikaların kimyasal atıklarıyla o özgürce akan nehirleri zehirledi. Doğa, insanın doymak bilmeyen üretim ve tüketim iştahı karşısında kendi kendini yenileyemez hale geldiğinde, eskiden bol ve sınırsız olan ne varsa aniden kıt ve ulaşılamaz birer lükse dönüştü. İşte tam bu kırılma noktasında sistem, kendi yarattığı bu yapay kıtlığı yeni bir kazanç kapısı haline getirdi; kirlettiği suyu temizleyip satmaya, çoraklaştırdığı toprakları elde ettiği azıcık gıdayı paketleyip pazarlamaya başladı. Bugün sokaklarda boşa akan suların yerini faturalandırılmış hatların alması, en temel yaşam hakkı olan gıdaya ulaşmanın cüzdanın kalınlığıyla ölçülmesi, insanın kendi eliyle kurduğu bu modern hapishanenin acı birer tecellisidir. Doğanın bir parçası olduğumuzu unutup onun mutlak hâkimi ve sömürücüsü olmaya soyunduğumuz o kibirli dönemeçte metalaştırdığımız her damla su ve paralı hale getirdiğimiz her lokma ekmekle, aslında kendi özgürlüğümüzü ve geleceğimizi de çoktan çok uluslu şirketlerin ve piyasa dişlilerinin insafına bırakmış bulunuyoruz.